3 Kasım 2010 Çarşamba

gitti gidiyor


Bu sıra takmış durumdayım,
İzmirli bir hanımdan, polland malı iki fincan aldım.
sağlam paket yapmış,ekstradan el örgüsü tepsi örtüsü
el örgüsü lavantalık ve şık kedi figürlü
minik bir biblo göndermiş.
kedinin cam gibi parlayan şirin gözleri var,
kargo paketini açınca bu gözlerle ilgili sessiz düşüncemi
ogluş bir saat sonra bibloyu gördüğünde seslice dile getirdi
''Anne bunun içinde kamera mı var öyle gibi geldi''
oysa biblonun nerden geldiğine dair fikri bile yok
ne üzücü, aramızdaki yaş farkına rağmen paronoya
yaratan bu durumdan kim suçlu acaba:)))
Şu an kedi bana bakıyor :))


Geçenlerde uyku apnemle ilgili doktorumdan sonuç aldım
Gece uykuda bir saat içerisinde 17 kez nefesim kesiliyor
bunun en uzun olanı 49 saniye sürüyor.
şimdi oksijen maskesiyle uyuma ve derece ayarlama
sebebi ile bir gece daha orada yatacağım.
bundan sonra da evimde maskeyle uyuyacağım.
Teşhisin bir yerinde pozisyon bağımlısı yazıyor
buna önce çok güldüm,
hastanede yatmak için vize sınavından
sonraki bir günü düşünüyorum doktor hanım da
yurtdışına gidecekmiş...

Fakat dün sabah telefonla bölümdeki
bir başka doktor aradı, yarın sabah sizi
kardiyolojiye bekliyoruz.
pozisyon bağımlılığında kalp kontrolü yapılmalıymış
sabahı sabah ettim.Bugün ordaydım ve sonuç olumlu çıkınca çok
sevindim.Tansiyonum yükseldiğinde kalbime dikkak dikkat edecekmişim.
şöyle derin ve güzel bir uykuyu çok özledim.......

Dün anneciğimin elleriyle işlediği kadife üzerine
sim sırma işimi çıkardım
gönlümce salonuma serdim.Huzurluyum...

2 Kasım 2010 Salı

Made ın Balkahve



CANIMIN TA İÇİSİN SEN

Söyle naz mı bu kaş çatış
Benden uzaklara kaçış
Sensiz baharım olur kış
Canımın ta içisin sen
Nasıl severim bir bilsen
Dargınlığı sen çıkardın
Dilimden hiç düşmez adın
Beni üzmek mi maksadın
Canımın ta içisin sen
Nasıl severim bir bilsen
Sana fedadır canım bak
Kaçma benden bucak bucak
Pişman olursun çabucak
Canımın ta içisin sen
Nasıl severim bir bilsen..
İyi ki doğdun birtanem

1 Kasım 2010 Pazartesi

yaban


Türk edebiyatının en güzel eserlerinden biridir Yaban,
Okumayan yoktur elbette.
Açık söylemeliyim, kendimi yaban(cı) hissettiğim dönemler
olmuştur. Ankara' ya ilk geldiğim yıllar, Ankara'da geçirdiğim şu günler:))
Oyunu izlerseniz göreceksiniz ki ömrünüzün bir döneminde
kendinizi yaban hissetmişsiniz.
Bu, her ortama uyarım düşüncesiyle ilgisi olmayan bir durum...
Kısa kısa ama vurucu düşünceler sade ve yalın bir dille anlatılmış.
oyunda oyucularda çok iyiydi.

Tiyatro öncesi bi tarihte okumak üzere Peter Straup 'un blue rose serisinden almak için
Dosta uğradım ,
Sessizlikte kitap seçmek ne iyiydi!!
Babasına avazınca bağıran 7.sınıf kızın derdi
Anafen yayınlarının soru bankasını istiyor olmasına rağmen
babası neden esen yayınlarına bakıyordu ki
kahrolsun o baba:((

Sonra 3 ya da 4 yaşındaki minik ufuğun ağlamaklı suratla
'' Ama babacığım ben kitap seçemiyorum ki
annem benim için kitap seçsin bende bakuganlara bakayım''
sözüyle ayıktım...
babasının kızan ifadesi çok fenaydı , baba eşinin yanına gitti
adının ufuk olduğunu duyduğum minikte mutlu bir ifadeyle bakuganlara bakmaya,
geçen yıl iyi para verdiğim bakuganların bu yıl yerini basket malzemeleri aldı
bizde de öyle oldu her yıl değişen istekler ve çoğu kez
ona hiç bir şey katmayacağını bile bile...

Kırtasiye ile kitapevi karışır oldu, çocuklar D&R' a plastik bileklik
fermuardan yapılan kalem kutusu için gidiyorsa
oyuncağın satıldığı bir kitapevinin anlamı kalmamıştır.
Birinin ufuğun anne ve babasına şunu hatırlatması gerekir
çocuklar kitap alan anne babayı değil evinde kitap okuyan anne ve babayı
daha çok örnek alıyorlar..
Sessizliği bozan şey kitabevinin ekonomik kaygıları,anne ve babanın
aman okusunda düşüncesiyle kitapevinde soru bankası alan kızına
'ŞŞttt ' dememesi olmalı...
sessizce kitap seçmek ne güzel şey.
gitgide kendimize de yaban mı kalacağız.

29 Ekim 2010 Cuma

işte


Eski coşku eski heyecan var mı?
diye sordum kendime,
bir yaşındaki kadar genç ve dinamik
bin yaşındaki kadar köklü ve güçlümüyüz?
Gururla kutluyoruz fakat ne kadar güvenle?
Sorularla dolu bir bayram daha kutlu olsun.


akşamdan hazırlanan boyalı ayakkabılarımız,
jilet ütülü pantolonumuz, paketi yeni açılmış
polo yaka sweatimiz gece gelen iptal duyurusuyla
boynu bükük kaldılar.
İptal olduğundan haberi olmayan Efe' de benim
umduğum kadar bir coşkuyla kalkmadı yataktan
ertelenmesini doğal karşıladı:))
Bu yıl onu ilk kez koroda izlemenin sevinci bizim
kursağımızda kaldı...15 günde 6 marş ve türkü öğrendi.
Sabah yakınımızdaki okulun kutlamaları ise
sinirimizi bozdu sana kırmızı çok yakışıyor
adlı eserle yapılan kutlamalara çok sayıda vatandaş katılmadı
bu bayramda da çocuklar milli ruhu fetvalardan öğrendi:)))
Biraz çarşı pazar gezelim orada ki coşkuları görelim
187. yılında denk gelirde bu yazıyı okuyan olursa
bilsinki Cumhuriyet Önemlidir...

28 Ekim 2010 Perşembe

Vanda Dayı Anton Çehov


Türkiye geneline bakarsak, kişi başına düşen tiyatro izleme
sayısı senede 1 ya da 2 iken
ben bu ortalamamı istediğimce yükseltiyorum.
Dün akşam izlediğim oyun, benim enlerim içerisine girdi..
VANYA DAYI
Anton Çehov 1899 izleme tarihim 2010, 111 yıl önce:))
rus edebiyatı ağırdır, okunması ve belki algılanması zordur.
aslında sınıf farklılıklarını koyarlar ortaya
ama bir başka anlatırlar..
Efe sıkılırmı diye çok düşündüm, öyle olmadı.
Aksiyon istiyor yeni nesil.
oyuncuların hepsine ayrı ayrı hayran kaldım
76 yaşında ki Can Kolukısa (hanımın çifliğinin Yasin Ağası)
Selçuk Yöntem, (Behlül'ün kankası:)
Nesrin Kazankaya (Türkan'ın annesi Leyla)
illaki Kazankaya merakımı arttırdı çünkü oyunu
hem çeviren hem yöneten ve oyunun önemli
karekterine can veren kadın..
Gittiğim oyunlardan, en önemli farkı
seyirci sanki orda yoktu, bir kez bile seyirciyle göz göze gelmedikleri gibi
kendileri de ordaki gerçek karekterler gibiydiler.
Oyunu seyirciye oynamadılar.
Verilmek istenen düşünce çok duru ve doğru
verilmişti..Şehirdeki aydın,okumuş akrabaya değer
veren köydeki aile, çalışarak tüm kazançlarını şehre gönderir.
sonra şehirden köye göç eden aydın ve genç hanımı
evin ve tüm çalışanların düzenini altüst eder
yemek saatlari, yatma kalkma saatleri değişen köy ahalisi
üretemez, doktorundan hizmetlisine kadar herkes bu durumda
sıkılır.
İzlemenizi mutlaka öneririm..
konuyu şöylesine anlatmamın nedeni
bugüne uyarlasanız aynı sıkıntılar fazlasıyla yaşanır.
Hiçbirimiz köy yaşamını ,emek isteyen bereket için
gereken çabayı gösterebilecek idrakte değiliz.
sadec köy ahalisi değil, gelen aydın karı kocada
üretemiyor, şöyle tanımlanıyor
'Size olan duygularım çukura düşen güneş ışınları'
ne fena şeydir üretememek.
ve nihayet evli evine köylü köyüne
Toplum düzeninin gerektirdiği gibi.....
Rusyanın ağrılı dönemlerinden Türklerin bugün ki
dönemlerinden güzel bir oyun.
Geçirilen buhranlı bu dönem piyanonun tuşları,
gökyüzünün sesleriyle anlatılarak oyun kuvvetlendirilmiş..
*****

26 Ekim 2010 Salı

Çakırcalı Ali Opera mutluyum...Leylanın Evi

25 ekim sabahı 06.30 da başlayan günüm, akşam saat 17.00 ye kadar okulda geçti
İki senedir Lorenzonun yağı isimli filmi izliyoruz.
Aslında insanın içini acıtmasa,
Ölü Ozanlar Derneği'nden sonra,
her ailenin izlemesine inandığım bir sinema klasiği.
Araba, hararet yaptı ufak bir alevlenme sonrası
araba acilen bakıma girdi.
oysa bizim akşam sekizde gösteride olmamız gerekiyordu..
Ertesi gün matematik sınavına girecek
oğluşa sürpriz ayarlamıştık:))
hızla yeni bir plan geliştirdik..

Oldum olası kalabalık
beni hem mutlu eder, hem ürkütür..
Hosta da dönerlerimizi yedik,dolaştık ve metro ile
operaya gittik, gençlik parkının içerisinden yürüdük
yıllardır köhne duran parkın yeniden canlanması mutlu
etti beni.Leylakdalı, geçenlerde yazısında bahsettiğinde
ne zamandır o tarafa gitmediğimi düşündüm ama işte bir tesadüfte burda oldu yolum oraya da düştü:))) Yoksa hiç bir kuvvet beni parka götüremezdi.

Tam bir ışık parkına çevirmişler
valla fena olmamış,ilk defa yaptıkları bir işi beğenir gibi oldum:)))
Opera binasının önüne geldiğimizde ,yol boyunca istenirse Ankara'nın
ulus semtinin müthiş bir turistik potansiyel
olacağı düşüncemi yineledim.

Yaşar Kemal'in en önemli eserlerinden
Çakırcalı Ali Efe'yi Cem İdiz'in müziği ile
Devlet opera balesinde izledik..
Bu güzel binanın ve küçük tiyatronun tarihçesi için

Efe kendi adının yazdığı bu Afişi ve sürprizimizi çok beğendi.
Hey gidinin Efesi dedikçe egomuzu bol bol tatmin ettik.:)

"Artık bize bir Efe armağan edersin diyerek "
oğlumuzun isim babası Demirel'i sevgiyle andık..
Efeliğin bir çete olmanın ötesi durumunu, oyun çok ileri boyutta anlatmıştı
Danslarla anlatılan öyküler sıradanlığı yıkmıştı.
Çok lezzetlenerek, bol alkışlar içinde tarihi binanın
tüm güzelliğini soluklayarak ayrıldık..
Otobüsle evimize döndük...
Oğluş derslerini yaptı:))
Bazı güzellikler
fedakarlık ister, istenirse bir araya sığdırabileceğini o da gördü..
Az uyudu belki ama bir sonraki gün bunu telafi etti..
Bense akşam bunları yazmak yerine mailime gelen çok samimi
bir soruya yaklaşık iki ikibuçuk saat hiç sıkılmadan, keyifle cevap yazdım.
gece üçte yatıp
26 Ekim 2010 sabahına 06.30 da Efeyi okula göndermek için uyandım..
saat 11.00de hasta ziyaretine gittim..
Kanser hastası Sevinç teyzenin yaşamına kattığı değerleri severim.
Mesala etrafı kendi bahçesinden toplattırdığı ve getirttiği
güllerle doluydu..Rozalinda gülünü ise özellikle koklattırdı
gerçekten çok güzel kokuyurdu... Sevinç teyze ayrı bir yazı konusudur.
Sevdiği şeyleri bastıra bastıra söylemeyi sever yine öyle yaptı..

oradan çıktım.
Ferda ile evlendiğimiz yıl arka arkaya gelin geldiğimiz
apartmana gittik 19 sene önce tanıştığımız apartmanın
önünde fotoğraf çektirdik.
sonra evimize geldik. iki saat sonra
gümüşayla buluştuk ve bu kez üçümüz
Zülfü Livaneli'nin eseri Leylanın Evi ni izleme gittik
Muhteşemdi

Kitabını epeyce önce okumuştum
Konu bilindik, sonucu bilindik
yaşamın içinden önemli kareler,
Nedim Saban uyarlama işinide başarısını ispatlamış
bence oyunun yıldızı Ayça Varlıer


Melda Gür üzerine düşen rolü güzel canlandırmış
ve oyunun 66 yaşındaki
Leylası oyun bitiminde yüzündeki hüznü devam ettirerek
gönlümüzde yerini aldı.
hafif bir sarhoşluk etkisi yarattı bizde
işte tiyatrodaki en büyük haz izlemek,hissetmek ,öğrenmek
paylaşmak....

24 Ekim 2010 Pazar

Ne iş anlamadım..


Sebebini bilmiyorum
içimden bin bir türlü hınzırlık yapmak geliyor:))
Oğluş, kazak ve bunun gibi tüm kollu giyeceklerini dirseklerine kadar
çekiyor hiç sesimi çıkarmıyorum..

Annem kolun esneyecek diye çok uyarırdı..
hatta teyze kızlarımın büyük olanları
makara lastiğiyle kol ağızlarını toparlarlardı esnemesin diye..
Allahım yün kazakların moda olduğu yıllarda
ki bunlardan sadece adı domdom kurşunu olan kalmış aklımda
hepsi birer tane örüp hediye getirmişlerdi..
Alerji gelişince giymemiştim bir çoğunu.

Esnerse esnesin dedim bi dahamı geleceğiz dünyaya
kendi kendimi alkışladım
ne rahatsız edeceğim çoçuğu, 
kendini öyle rahat hissediyordur...
canım hala hınzırlık yapmak istiyor...

22 Ekim 2010 Cuma

Dün gece yolda giderken çok komik bir şeyler oldu Tiyatro


Kapalı gişe oynayan oyuna bilet almak için gittim. Bulabilirimsem tabi
yine yer  yok üzüldüm.

- Peki bu akşam hangi oyununuz var?
  Bu arada bir arkadaşı aradı gişe memurunu
- Gişe memuru "Dün gece yolda giderken çok komik bir şeyler oldu" adlı
oyununun seyircili provası var isterseniz ücretsiz gelip izleyebilirsiniz dedi.
Bana dönerek sizde izleyebilirsiniz..

-Günlerdir biletini alamadığım oyunu havadan hop izleyecektim:))
çok şanslıyım. 
Okul saatinde oğlumu aldım.Yemeğe gittik, alışverişimizi yaptık.
Tutturdu dersim var eve gidelim.
Oğlum yanındaki dersleri bir yerde oturalım
yap, canım benim.
Olmaz molmaz dediysede ikna ettim:)))

Ve tiyatronun o asil sessizliği içinde bulduk kendimizi..
Oyunun adıyla hiç ilgisi yok..
Gençlerin aşkı ve bir kölenin özgürlüğü uğruna çığırından çıkan insanları anlatıyor
Şarkılar... Danslar...
Haldun Dormen'nin çevirisini yaptığı bu oyunu yıllar
önce çok ünlü isimler oynamış..
 TRT dizilerinden tanıdığımız oyuncular vardı.

Ankara devlet tiyatrosu' nun bazı  erkek
sanatçılarında
her oyunun içinde bir orta oyun sergileme merakı var
ya da kurtulamıyorlar esintilerinden.

Müzikalin farkını da opera sanatçılarında hissediyorsunuz.
Özellikle kaçma kovalama sahneleri çizgi film
den bir parça gibiydi.

hayatın bana sunduğu bu tesadüf ve hediye
için çok teşekkür ediyorum..
yukarısı beni seviyor bende onu....

21 Ekim 2010 Perşembe

Baştan ayağa:)


Merhabalar,
ikinci kez yattım.
Hatta yatamadım uyku ilacı verdikleri halde
beynim direnç gösterdi uyumama..
Sebebini biliyorum aslında.
Yetişirken,büyürken ne kadar sıkısıkı tembihler
yapmışım beynime:))
Çok efendi olmasına rağmen tanımadığım bir erkekle
kapısın kilitleyemediğim bir odada beni izlediğini biliyorken
uyuyamıyorum..(kablolar dahil)
oysa ev ortamı olmasındansa hastane ortamında ve belki birazda kalabalık olsa
daha rahat uyuyacağım.
bu kez uyarımı dikkate alarak,
tek hasta kabul etmişler benim yatacağım
güne
ama bilmiyorlar ki benim annem, bana sıkısıkı tembihlerdi
arkadaşlarının evinde
kalmak yok,dünyanın binbir türlü hali var
ikram edilen su vb.gibi içecekler içilmez bisküviler yenmez..
evde evin beyi ya da abisi varken uzun uzun oturulmaz:))
haksız mı?
kesinlikle haklı annem.
Bugün televizyondaki birçok olayı görünce daha çok
hak veriyorum..Köy yerinde bir çok insana normal
gelen kız kaçırma ya da kızın kaçması bize ayıp diye
öğretildi.Kolunun komşunun kocasına bakılması,
karısına göz dikilmesi namus belletildi..
iyi ki böyle öğrettiler,kırsal kesimin doğal yaşamı
benimserken ki bu davranışları da doğal görme sürecini
çok uzun yıllar sonra anlayabildim.
O kadar çabuk uyum sağlıyorlar ki bazen kendi
düzeyimizden şüpheye düşüyoruz..
gumusayla bu türden çok olaya şahit olup
ağzımız bir karış açık izlediğimiz olmuştur.
İşte sevgili teknisyen kardeşim
bu yazıyı okusaydın neden bu kadar tedirginsiniz
diye sormazdın:))
Oryantasyon çalışmalarındansa, sonuç için aradıklarında
eğer bir kez daha yatmam gerektiğini söylerlerse
hastane içerisinde yatıran bir yeri tercih edeceğim..
Bu ev konsepti bana uymadı:)))
Şimdi verilmiş bir sözüm vardı
Sevgili Leylakdalı'nın diz ağrılarından bahsettiği bir kaç yazısından
birine annemin de zayıf bir hanım olmasına rağmen
yaşadığı diz problemini kendisine yurt dışından gelen
bir doktor tanıdığı tarafından tavsiye edilip
düzenli olarak 2 yıl ve hala devam ettiği bu ilacın
adını hatırlayamadım dönüşte yazarım demiştim.
İlacın köpekbalığı kıkırdağı olduğunu biliyorum
düzenli kullanım sonucu annemin diz ağrılarının geçtiğinide.
yalnız ilacın çok fazla türevi var ithali var.
yurtdişından getirttirilirse dahada ucuz ve daha çabuk
netice alınıyor.
Resimleri yeni aktarabildiğim için konuyu da ancak şimdi yazabiliyorum.
içerisindeki içerikler açısından şişenin arkası burda leylakdalıcım
şişenin ön yüzünüde başa koyuyorum umarım faydası olur.
hepinize sevgiyle......

Not:Şimdi leylakdalının bloğundan geldim
dünkü yazısında yeniden yazmış diz ağrısını
bir an önce şifa bulman dileğiyle.

16 Ekim 2010 Cumartesi

kablo üzeri çağ kebap


Kendime gelmem bile çok uzun sürdü:)
geçtiğimiz salı gününü evde biraz yorularak
ütü vb.gibi işlerimi yaparak geçirmeyi planladım.
Hatta gümüşayın kahveleşelim davetini bile iş
yapmam lazım diyerek kabul edemedim. Ama,
telefonda epeyce konuştuk, çalan kapı ziline kadar.
Ferda'nın ve benim ilk evlendiğimiz yıl beraber
oturduğumuz apartmandan komşumuz, oğlunuda alıp gelmiş.
11 yaşında bıraktığımız minik oğlan şimdi askerliğini
yapmış bir delikanlı olarak çıktı karşımıza.

Çok sevindim. Ferdayı çağırdım akşama kadar çaydı kahveydi
derken, çocuklar geldi hadi yemeği de beraber yedikten sonra
yolcu ettim gittiler. Çay içmemem gerekirken içtiğimi hatırladığımda
yapacak birşeyim kalmamıştı, sabah altıda uyandığım için
uykum mutlaka gelir diye düşündüm.

Pijama terlik ve duş uyarılarını dikkate alıp saat dokuzda
yola çıktık. Hastaneye geldiğimde karşı binadaki uyku
merkezine gitmemi söylediler. Bahçeli'nin eski
binalarından birindeki daireyi uyku merkezi
yapmışlar, benden daha kocaman göbekli bir beyi, kapıda gördüm
evrak işleri için diğer binaya giderken güler yüzlü
teknisyen bey beni karşıladı.

Form doldurdum. Sandalyeye oturtulup sayısını bilmediğim
kadar kablo kafama soğuk hava ile yapıştırıldı,
yapıştırıcı kepek havasında ve hala kafamda.
Derken yüzüme vücuduma ayaktan tepeye kaplolarla donatıldım
abartacak birşey yok gibiydi ama:))
Koltuk altından
kemer gibi sıktıkları bi kalın lastik vardı
bütün gece kabusum oldu. Teknisyen odamı gösterdi
güzel döşenmiş, yan tarafta bir oda daha vardı orada
benden iri göbekli bey yatacakmış
ve tuvalet banyonun bulunduğu yeri gösterirken
burayıda ortak kullanacaksınız demesi üzerine, gece saat iki
buçuğa kadar beni uyutmayacak sözü söylemiş
bulundu.

Özel bir hastanede başıma gelebilecek en kötü
şeydi,hem de bir erkek hastayla aynı
tuvaleti kullanacaktım..
tuvalete gitmeme kararı aldım:)
Oturmak istemediğim için yatmak istediğimi söyledim.
üzerimdeki kabloları şöyle bir sallayarak yatağa yattım
bir o kadar daha kaploya bunlarda bağlanınca sol elimi
sağa çevirmeme imkan kalmadı.
Bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibiydim.
ortamın sıcaklığıda binince çok uzun süre uyuyamadım
camı açtırdım. Peteği kapattırdım ve dayanılmaz
şekilde bi kaç saat önce aldığım kararı bozdum.
Tüm kablo sıkıştırmalarının arasında yüzü koyun uyuyordum ki
kapı açıldı ve Dilek hanım, lütfen sırt üstü yatın dedi.
tekrar uyumak için çok çabaladım tam uyudum
kapı açıldı Dilek hanım, lütfen sağa dönün
tekrar sola tekrar sırt üstü ve sol derken sabah
7.30 da bitti kalkabilirsiniz diye uyandırdı.
Yeterince uyuyamadım ama teknisyen
apne geliştiğini söyledi. Fakat neden uyandırdı bilmiyorum
inşallah doktorunuz yeterli bulur süreyi diyerek
yüreğime bir kor bıraktı. Bildiğimiz asetonun neredeyse
yarısını yüzüme boca ederek çıkardı yapışkanları
o dayanılmaz kokunun içerisinde
öleceğimi zannettim..
Kulaklarımdaki acı ise gece yastığın altındaki kablolardan
kurtulmak isterken kulağımdaki kabloları çekiştirmelerimden kaynaklandı.
şükür evime geldim.

Ferda kahvaltımı hazırlamış bekliyordu.
biraz dışarılarda gezindik ve saat 13.00 de
bir gün öncesinden gümüşayla sözleştiğimiz için kapımızın önünde
hazırdık. Gümüşay ikimizi yemeğe davet etti.
Yeni aldığı çok cici arabasıyla götürdü
arabanın tekeri eğriydi düzeldi:)
Yol boyunca Blogdan Ankara'ya gelen arkadaşlarımızı artık
daha rahat ettiririz diye konuştuk..
Bizim için bu tür detaylar oldukça önemli çünkü..
sonra gittiğimiz çağ kebabçısının en güzel
köşesine kurulduk ve bir şiş,iki şiş,üç şiş
ve altıncı şişleri de yedikten sonra bir aylık açlığımızı gidererek
aldığımız büyük tadın keyfiyle paraya hiç dayanmayan,
hesabı hiç dert etmediğiz ama asla
birbirimize külfet yaratmayacak,
nezaketten uzak bir tavir sergilemeden
yıllardır sürdürdüğümüz dostluğumuzun
tadını çaylarımıza şeker olarak ekledik...
Bu güzel günün ardında perşembe günü doktorum
aradı yeniden yatmam gerektiğini söyledi..
Nafile yatacaktım.
üzülmem hiç bir şeyi değiştirmedi
yeniden bu sıkıntıyı çekmek istemiyorum ama
bir gün yatakta bu nedenle
ölmüş olmaktansa kablolar ve ben mutlu olabilirdik
ve hatta ortak kullanım alanlarımıza rağmen:)))
çok sevgiyle..........