28 Kasım 2008 Cuma

Kuzguncuklu fazilet


Yılmaz Karakoyunlu "Kuzguncuklu Fazilet" oyununu
1940’ lı yıllarda Kuzguncuk’ da yaşayan halkın öyküsünden esinlenerek
yazmış.
Ordu Belediyesi’nin kurduğu Tiyatro
Kulübü de sahnelemiş. Oyuncular o kadar gönüllerini
koymuşlar ki, samimiyetleri oyunun tamamında
hissedildi. Umarım her belediye kendi belediyesi sınırları
içerisinde en az bir tane tiyatro salonu olması için çabalar.
Köy enstitülerinin ihtiyacı nasıl karşıladığı da bu durumlarda
ortaya çıkar…
Kuzguncuk İstanbul’ un en eski yerleşim yerlerinden
biriymiş. Değişik inanışları olan topluluklara ev sahipliği yapmış
son zamanlarda orda oturan halk sürekli kuzguncukta film ve dizi
çekilmesinden rahatsız bile oluyormuş.

Kuzgun, karakarganın mavimsi ve parlak olan bir cinsiymiş
o nedenle Kuzguna yavrusu şahin görünürmüş;))))

Kuzguncuk: Hapishane kapılarındaki demir kafesli pencere demekmiş.
İsmin oraya verilmiş olmasının nedeni hakkında bir çok rivayet olsa da
benim aklıma yatan olmamış.;)))
Fazilet, ailesi tarafından eğitimli yetiştirilir. Ancak eski saf memur tiplemelerinden
biriyle evlenir. Buna rağmen evde bir hizmetçileri vardır.Fazilet
mülkiyeli okumuş ama tipsiz bir delikanlıyı hizmetçisi ile evlendirir.
"olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek"
üzere varlık vergisi çıkar.
Varlık vergisinin çıkması Fazilet gibi uyanığın işine yarar
düzeni bozanların başında gelir. Zenginlerin açıklarından faydalanıp
devlete vergi vermemelerini Mülkiyeli damat aracılığıyla sağlar.
Üzerine mallar edinir.….. Konu size de ne kadar tanıdık geldi dimi;)))
Aradan geçen 70 yılda hiçbir şey değişmez.
26 Kasım 2008, ANKARA

Kuzguncuk
Beykoz`da oturmalı
Beykoz`da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
ve gayet nefis yapar gül reçelini
pansiyoncu Madam
ve kızı Raşel...
Aynada bir kartpostal :
bir manzara Nis şehrinden.
İskemle, karyola, konsol... v Denize nazırdı pencereleri...
Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
karanlık şilepler geçerdi geceleri
insanı olduğu yerde
eli böğründe bırakarak...
Selim`in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
Sağda Cevdet Paşa yalısı.
Yalıda bir tavus kuşu
bir de Mebrure Hanım vardı.
Mebrure Hanım
tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardı
ve mavi gözleri kördü.
Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
Uyanır bir beyaz güle başlar,
uyurken dağıtırdı gülünü...
Merhum Cevdet Paşa yalısında
Mebrure Hanımı unutmuşlardı...
Beykoz`da oturmalı
Beykoz`da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
dünyayı zapta gidecek olan
pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların
her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim...

Nazım Hikmet

26 Kasım 2008 Çarşamba

ya herro ya merro:))


Neyin nesiydi bu?
Önce çarşaf yoktu. Çarşaftan önce, çuha, sof, arkası ve yakası uzun, bol ve kloş, koyu renk, kırmızısı zenginlerin modası olan ferace vardı.
Lale Devri'nde eğlence aleminin gelişmesi, kadınların renk renk ferace, şemsiye ve eldivenle
gezmeye başlamaları değişimin başlangıcı oldu..
1725 yılında yaka büyüklüğü ve çevresine geçen şeritler için düzenlemeler getirildi.
1811 yılının sonlarında fermanlar çıkarıldı 1812'nin başlarında terzi dükkanlarının önüne bu fermanlar asıldı. Baba ve kocalar hapis ve dayakla cezalandırılacak diye hükümler getirildi.
Ancak saray kadınları öncülük etti ve Fransa'dan gelen kumaşlarla dikilen feraceler giyildi ve
bu modanın önünü alamadılar.
1870 yılında ferace için dirençler kırıldı ve tümden yasaklandı.
Tanzimattan sonra Çarşaf çıktı. Yatak çarşafı gibi tek parçaydı,etekleri kemere sokulur
şakaklardan iğnelenir, başa dallı yemeni örtülürdü.
Arabistan ve İran'dan Türkiyeye giren çarşaf Farsça (çader-şeb)Gece örtüsü anlamındadır.
halen İran' da resmi daireler dahil kadınların ev dışında lacivert ve siyah çarşaf giymeleri mecburdur. Avrupa ürettiği kumaşlardan (saten, tafta, vigoni, krepdöşin, ipek, pamuklu
yapılan çarşaflarıyla modaya yeniden girdi. 1889 da iyice yaygınlaştı.
Arka kümbetli dursun diye eteğin altına turnür denilen ufak yastık takılır,kaytanla bağlanırdı.
pamuktan göğüslükler dolar ya da içyeleklerine bezler tıkıştırırlardı.
II.Abdülhamid döneminde Şehzade Camii' inden bir mukabele çıkışı ekabirden birinin
kadınlarına yapılan sataşma büyüyünce, çarşafların boyu zaptiyece denetlenmeye başlanır.
Bir yandanda Abdülhamid'in erkekler çarşafla suikast düzenleyebilir diye korkutulduğu
dedikodular arasındadır. 1892'de çarşaf yasaklanır. Ancak bu yasak sadece saraya girilirken uygulanır. Sinekli bakkal' ın kahramanı Rabia' nın saraylı konağına girerken yeldirme ve başörtüsünü çıkardığını hatırlarsınız...
1900' lü yılların kadınları kat kat giyinmişler. Neredeyse sırtlarında bir gardırop gezdirmişler.
Kilolarının iki misli giysiler varmış üstlerinde.
Zamanla üstbaş hafiflemiş. Birmandan kombinezonlar revaç bulmuşve çarşaflar biraz daraltılmış.
Yıl 2008 olmuş. Kadının giysisi üzerinden hala ellerini çekmemiş insanlar.
Ne yaptılarsa kadınlar süsünden püsünden vazgeçmemişler. Son dönemde kapanan bir çok genç
kardeşimiz adeta defileden fırlamışcasına bir bakım, renklerde cıvıltı, gözlerde rimel topağı
kafada yumruk gibi tepelik ile bakılmaktan kendini ala koyamamışlar..
Kadınların sırtındaki yük hiç bitmek bilmemiş. Hep beğenilme ve kapanma arasında kalmışlar..
Bıraksalar doğruyu bulacakdı kadınlar. Nihayetinde hep tehdit altında yaşamışlar.
Üç beş kadın dışında, taa o günden bugüne kara çarşaf giyselerde kafaları kararmamış kadınların...Kullanılmışlar. Kullanılıyorlar.
Ulu önder ATATÜRK ' ün yolu daima aydınlıktı.
Karanlıkta kim kaldı?
Öyleyse kolkola girip kuyunun dibinden birilerini çıkarma çabası hepimizin olmalı
bir kez daha şans vermeliyiz. Dibindeki karanlığa. Unutmadan bununda bir oyun olduğunu..
Bu da benim çarşafımın içindeki düşünceler:)))

24 Kasım 2008 Pazartesi

Dikkat Pazartesi :))


OSMANLI CUMHURİYETİ
Kahbe Bizanstan sonra, Gani Müjde mükemmel bir film
daha çıkartmış ortaya. Ata, komedi oyuncusu olmasına rağmen
Drama başarısıyla beni şaşırttı.Oyuncuların hepsi iyiydi.
Filme giderken ki beklentilerimden bambaşka duygularla çıktım.
Tavsiye mi ?Kesinlikle gidilmeli..
Desteklenmeli

HER YÖNÜYLE ATATÜRK
Geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız bir oyuna daha gittim.
Oyuncular biraz amatördü.
Oyunun işlenişi pencerenin diğer yüzü gibiydi.
Biletini aldıktan sonra oyunun Çocuk ve gençlik oyunu
olduğunu anladım, kızlara sordum onlarda benimle ayı
fikirdelerdi, olsun gidelim dediler.
İlköğretim öğrencileriyle beraber izledik:))
Öksüren ,Tıksıran dakka başı alkışlayan bıdır bıdır çocuklarla:))
KARA PAZARTESİ
Evett bugün için virüs uyarıları yapıldı durdu.
Umarım kazasız belasız atlatırız...

Öğretmenler günü;
Nene hatun Şerife Bacı ve diğerleri gününüz kutlu olsun
Anneciğim, öğretmenler günün kutlu olsun.
Bende emeği olan öğretmenlerim gününüz kutlu olsun.
Esra' cığım günün kutlu olsun.
Ülkemin çocuklarına Cumhuriyeti öğreten
öğretmenlerim, gününüz kutlu olsun.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Kibarlık budalası


Dün, 17.yüzyılın bol dantelli giysileriyle süslenmiş kostümleri içerisinde
o günün Fransa’sından bir oyun izledim.
Moliere’in önemli eserinden uyarlanan Kibarlık Budalası
günümüzde hala var olan, bir şey olma çabasına komik bir pencereden bakmış.
Bu oyunda, sen bir asil olamazsın diye baskı kuruyor insanlar
hatta dalga geçiyor ve kandırıyorlar..
Benim fikrim böyle değil. Bir insan kendisini asil hissediyorsa
bunun için kendini yetiştiriyorsa daima takdirle karşılamışımdır..
Esas, hiç bir şey bilmeden, varmış gibi yapanlar daha
komik gelmiştir bana. İnsanları aşağıya çekmek,
yükseltmekten kolay gelmiştir bazılarına. Ne yazık ki kibarlık
dalga geçilecek bir hal olmuştur.
Oyun boyunca Haldun Dormen’i hayranlıkla izledim.
80 yaşında bir delikanlıydı adeta.. Boyunun çok kısa olduğuna
şaşırdım:))Tarık Papuçcuoğlu ve Ebru Cündübeyoğlu ve diğerleri
iyi oyunculuk sergilediler….
Barok Dönem "in dev bestecileri Vivaldi, Bach, Albinoni ve
Boccherini 'nin eserleri ile Lully'nin bu oyun için yaptığı
özel besteler ruhumuzu dinlendirdi.

DORMEN KİMDİR? SORUSUNU BENİM GİBİ
MERAK EDİYOR MUSUN?


Babası, Kıbrıslı aydın bir işadamı olan Sait Ömer Bey, annesi İstanbullu bir paşa kızı olan Nimet Rüştü Hanım'dır. Bir yaşına bile basmadan, ailesi İstanbul, Şişli ’ye yerleşti. Sahneye ilk defa Galatasaray Lisesi’nde ortaokul öğrencisi iken çıktı. Lise öğrenimini Robert Kolej’de tamamladı. Sekiz yaşında geçirdiği bir kaza sonucu sol ayağı sakatlandı.
“Hep şansımın çok iyi olduğuna inanıyorum. Bir kere sağlıklı olmam bir şans, istediğim işleri yapmış olmam büyük bir şans. Belki hayata iyi niyetle baktığım için böyle.” Dormen şanslıdır. Çünkü babasının isteğiyle, Robert Kolej’in istemediği mühendislik bölümü yerine istediği edebiyat bölümünü bitirecek,
Ahmet Haldun Dormen, aslen Manavgatlı olan, fakat daha sonra Kıbrıs’a yerleşmiş bir aileye mensuptur. Babası, Kıbrıslı aydın bir işadamı olan Sait Ömer Bey, annesi İstanbullu bir paşa kızı olan Nimet Rüştü Hanım'dır.
Babası Ömer Sait, eğitimini İngiltere’de tamamladıktan sonra Mersin’e yerleşir. Burada, kendisinden büyük Said Arif Bey ile birlikte Saitler adıyla bir şirket kurarak ticaret hayatına atılır: “Ve Türkiye’nin ilk Ford acentesi oluyor. Koç’ların lafı yok o zaman Türkiye’de. Vehbi Bey’in bakkallık dönemi herhalde. Daha sonra İstanbul’a gelip İstanbullu bir hanımla evlenmek istiyor ve annemle evleniyor. Annem tipik bir Osmanlı kızı.” Ömer Said Bey’in 1925’te evlendiği Hatice Nimet Hanım, babası ve büyükbabası asker bir ailenin ferdidir: “Büyükbabam Rüştü Paşa, onun babası da Cemil Paşa. O da asker. Rütbesini bilmiyorum ama resimde gayet şaşaalı duran bir adam.” Rüştü Paşa’nın Nebiye Hanım’la evliliğinin meyvesi olarak en küçükleri Hatice Nimet Hanım’ın dışında üç çocukları daha olur: Raşit, Nihat ve Kadri Paşa.
Haldun Dormen işte bu çiftin ikinci çocuğu olarak 1928’de Mersin’de doğar:
Gayet mutlu bir çocukluk hatırlıyorum. Hep zenginlik içinde büyüdüm. Alman dadım vardı.” Diye hatırlar o günleri.
Dormen 8 yaşında iken bir sakatlık geçirir.
Bugün yürürken aksamasına neden olan bu sakatlığı geçirdiğinde
Şişli 19 Mayıs İlkokulu’nda öğrencidir:
“Babam benim iş adamı olarak ona yardım edeceğimi, dolayısıyla İngilizceyi bilmemi istiyordu. Onun için Galatasaray’dan ayrılıp Robert Kolej’in mühendislik kısmına gitmemi istedi. Benim hiç öyle bir niyetim yoktu. Fakat kendi planlarım için İngilizce konuşmanın çok iyi olacağını düşündüm. Ve ben gizli emellerim için, babam da açık emelleri için beni koleje yolladı. Harika dedim. Amerika’ya gitmeyi planlıyordum.” Dormen, Kolej’in önce mühendislik bölümüne gider. Ancak fizik ve kimyadan başı dertte olduğu için edebiyat bölümüne geçer: “Babam da başka çare olmadığını görünce peki dedi.”‘Neden sanat,onu çözemedim. Oysa ailede sanatla uğraşan kimse yoktu.
1959’da, ünlü Mardin ve Kocataş ailelerinin torunu, Fatma Fahire ile Muhiddin Arif Mardin’in çocuklarından biri ve halkla ilişkilerde dünyaca tanınan bir isim olan Betül Mardin’le evlenen Haldun Dormen’in babasının ismi Ömer (Tayyar ve Gülderen Büyükburç’un kızı Gülden ile evliydi ve Bu evlilikten Yasemin adında bir çocukları vardır.Şu an rüzgarcığımın hatırlatmasıyla yazıyorum Ayşe Arman ile evlidir..) adını vereceği bir oğlu olur. Fakat evlilik, iş yoğunluğuna ancak 8 yıl dayanabilir: “Betül’ü ben tiyatroya almak istemedim. Çünkü hem tiyatroda hem evde beraber olmak ve tiyatroda bana yardım etmek istiyordu. Ben onun sağlıklı olmayacağını düşünüyordum. O da gazeteciliğe, daha sonra radyo çalışmalarına başladı. Ve gerginlik yaşamaya başladık. Birbirimizi göremiyor, konuşamıyorduk. Ayrı dünyaların insanları olduk. Oğlumuz Ömer’in söylediği bir laf var ‘iki volkanı aynı evde çekemeyecektim.’ Doğru, ikimiz de çok volkanik insanlarız.”
Bir anı
“Nisa Serezli, Türkiye’nin en büyük tiyatro oyuncularından bir tanesi oldu. Ben onun oyunculuğunu hiç beğenmezdim. Metin Serezli’ nin eşi ve sevdiğim bir insan olduğu için biz ona rol verdik. Sonra Cahide Sonku için seçtiğim oyunda, o zaman 60 yaşında filan olan Ece Aydan yaşlı bir kadını oynayacaktı. Aydan ‘Ben oynamam bunu’ dedi. Nisa Serezli de ‘Ben oynayabilirim’ dedi. Ben korka korka peki dedim. Nisa sonra Türkiye’nin en iyi komedyenlerinden biri haline geldi. Yanıldığım insanlardan bir tanesi o oldu.

Bu sıra.


Güne,, Doğadan sayesinde edindiğim kullanımı rahat
görüntüsü şık özel tasarım
bardaklarımla çay içerek başlıyorum.

Tatilde kipa mağazasından 1 ytl ye aldığım
ceviz kıracağıyla ceviz kırıp Efe' nin ağzına tıkıyorum.


Gün içerisinde,geçen sene keşfettiğim ve Almanya' dan
gelip gidene sipariş ettiğim Ricola marka bitkisel şekerlemelerle
lezzetleniyorum.
Veeeeeee
Muhteşem kokusu ile Cap Colombia arabica
ile güne devam ediyorum..
...........................
Bugünlerde hoşlandığım şeylerden bahsettim.
Bakalım siz ne diyeceksiniz??
Öğleden sonra Tiyatroya gideceğim:))
Perşembe günü öğlen tiyatroya gideceğim
böyle böyle geçecek zaman.
Dün Kızılay da gezdim. Hiç büyükşehir gibi gelmiyor
bu memleket bana:(( Mesela vapur' a bile binmediğin yer
büyük olur mu???
Bir de outlet mağza yalanlarına çok gülüyorum...Sonra
Ortada deli çoğalmış, fazla şaşırmadım
Dost kitapevine uğradım ve ilk kez kendime kitap almadan çıktım
Çünkü kitaplara başlayıp bitiremiyorum uzun bir süredir.
Buket Uzuner 'in İstanbullular kitabı elimde şu an ama bitirmediğim
kitaplarım var.Ne oluyor anlamadım?
Efe' ye test kitapları alarak kendime mani oldum:))
Bu sıra bunlar oluyor
Şimdilik bu kadar, sağlıcakla kalın..

16 Kasım 2008 Pazar

Efem, idil , sezer ve hak edilen alkışlar.


Efe’ nin okulu., cuma günü Atatürk’ ü anma haftası
nedeniyle bir program düzenlemiş
Bir hafta öncesinden çeşitli elemeler yaptılar.
Önce, her sınıf kendi birincisini seçti, sonra onların arasından,
erkeklerde Efe Bey birinci oldu…
Eeee; Anne güzel Türkçe konuşup, baba da güzel Türkçe yazınca
ortaya yıllardır okul programları sunan bir çocuk çıkıyor.
Ayy havam batsın..))
Yalnız, ilk defa bu kadar elemelerden geçerek hak etti.
Hazırlandım gittim kameramı aldım..
Baktım oğlan az sonra Fenerbahçe – GALATASARAY
maçına çıkacakmış gibi top koşturuyor…
Kıyafetinin ütüsü temizliği hak getire..
Güzelim ayakkabısı çim dolu::))
Efffeeee!! Ben sana ne dedim? Alelacele topladı kendini
Sonra kongre merkezine gittim içeri girer girmez
prova yapanları gördüm .Aralarında
Efe' yi göremedim..(Dersden geri kalmasın diye öğretmen göndermemiş::(()
Bütün öğrencilerle beraber içeri girdi.
Veee başıma geleceği biliyorum artık, tam üstünde kocaman bir lamba

Çocuğun gözünde gözlük.
Kamera da bile Efe’nin suratı ışıktan dolayı bembeyaz..
Efe gözlerini kısmış okumaya çalışıyor kâğıdı.
Bir satırı atladığını fark etti.
“Ayy pardon affedersiniz” dedi. Hemen yuhalayan çocuklar oldu
Efe, fark etmedi bu sesleri ..Yıllardır ilk kez bir programda hata yaptı..
Ona, hata yaparsa hiçbir şey yokmuş gibi davranmasını söylememiştim bile.
Sonra tüm programı hatasız ve ezberden götürdü :)
Öğretmenine bu ışık altında prova yaptırmamasının hata olduğunu söylerdim ama
iş işten geçmiş miydi acaba??
Tören biter bitmez diğer kapıdan çıkınca Efe ‘yi yeniden göremedim.
Eve geldim. Bir saat sonra Efe geldi.. Ağlıyor çünkü kız arkadaşları
dalga geçmişler..Aybike’ nin saçını yolmak geldi içimden
ama Efe’ ye bundan bahsetmedim.. Öyleydi böyleydi derken
tepeden gelen koca ışık dışında bir de kürsünün içinde de ışık olduğunu
öğrenince delirdim. Pazartesi günü ant olsun öğretmenin gözüne ışık tutacağım))
Bundan da Efe ‘ye bahsetmedim ))
Efe büyük bir sürprizi hak etti…
Akşam saat sekizde
Ölümünün 70.Yılında Ulu Önder Atatürk anısına düzenlenen
Rengim Gökmen Şefliğinde İdil Biret konserine götürdüm..
18 gün sonra 68 yaşına girecek olan Biret, beyin ve kol gücünü
zorlayıcılığı ile kazandığı ününü o gün bir kez daha parmak
uçlarıyla gösterdi.
Bir huzur, bir rahatlık ve tarifsiz mutlulukla uyandık yeni güne..
İki gündür "N" tv, konseri gösteriyor bizden iki gün önce
Gül ailesi ordaydı. Bizim gittiğimizde cumhurum başkanım Necdetim
Sezerim ve Semra' cığım ordaydı ama ne çok alkışlandılar....Hak ettiler.

14 Kasım 2008 Cuma

İçimizdeki ıssızlık


Ruh çözümlemeleri, kişilik çatışmaları müziklerle duygu şahlanmaları,
İlişkilerdeki güncelliğin yanı sıra bir o kadar bizden uzak yaşamlar.
Fakat tanıdık sokak ve mekânlar, İlla ki kırgınlıklar.
Ada ‘ nın büyüsü, tecrübesi kaçmak yerine avuç arasındaki çizgilere
kadar farkındalığı, bu karaktere hayran oldum…
Ne istediğini bilen biri olmak hep hayranlık uyandırmıştır.
Kahvelerle anlatılan duygular pek çok anlam ifade ettiler bende.
İçsel bir huzur paylaşımı, 45’ lik lerin anlamı
Bir ses bir nefes,
sonra “Zor be anne” sözünün içine saklanan binlerce sır….
Çok şey soru olarak kaldı aklımda..
Boğazımız da kaldı sarmalar. Seçilen hayata kadınca bir ifade
“Başkalarının çocukları ve başkalarının hayatları ile kalacaksın”
“Kardan donmak üzeresin, uyumak tatlı geliyor,
ama öleceğinin farkında değilsin.”
Sonra çocuğunun resmini gösterdiği sahne kadınların volesi…
Oyuncuların doğallığı, Bu kadar cinsel içerik olmasına rağmen,
basitleştirilmemiş bir anlatım. Mutlaka bir karesinde kendini
bulacağın bir senaryo olduğu için kutlarım.
Mutlaka izleyin.Sonra gözyaşlarınızın neden aktığını sorgulamayı
unutmayın.
Bugün iki programım var pazartesinin yazısı şimdiden belli..
keyifli bir hafta sonu diliyorum...
Gözyaşlarınızı sorgulamayı unutmayınnnn..

11 Kasım 2008 Salı

Kırmızı sıcak güzellikler


KIRMIZI GÜNLER
Yaz çocuğu olmanın en kötü tarafı arkadaşlarınızın çoğu tatildedir.
Ya da siz tatildesinizdir..Telefon açmayı bile unutabilirler:))
Özellikle okul çağlarımda pek üzülürdüm.
Mutlaka arayan ve görüştüğüm arkadaşlarım olurdu ama
hepsi bir araya gelemezdi.
Büyüdüğüm zaman arkadaşlarımla bu durum yine böyle devam etti.
ediyor:)))
Uzun yıllardır
Biz üç arkadaş doğum günlerimizde yemeğe gidiyor
sohbetler ediyoruz. Hediyemiz de fiksdir değişmez:))
Bu yaz Bozcaada' da kutladığımı yazmıştım daha önce
Ferda yanımdaydı ama Gülay yoktu..
Nihayet benim doğum günü yemegimi gecen gün yedik:))

Gördüğünüz kırmızı ile donanmış bu güzel restorandaydık..
Adıda "Kırmızı Rouge Restaurant" Sunumlarıyla ve ikramlarıyla
bizim oradan mutlu ayrılmamıza neden oldular.
Önce zeytinyağlı ezme, yoğurtlu sebze cevizli ekmek ile
sonra ana yemeğimiz soslu tavuk dürüm, tabiki küçük soslarla
ve çok lezzetli patates kızartması ile karnımız doydu.
ardındanda meyve ikramları güzeldi..
ortam çok loşdu.. yediklerimi görmekde zorlandım an be an.
Üç bayan olunca da sohbetimizin tadına doyum olmadı.

Böyle güzel dostlarımız olmalı hep.
Birbirinden keyif almalı ve vermeli. Bloğum vesilesiyle
onlara çok teşekkür ediyorum.. Burda yazılarımı
yazarken çoğu kez konuşma diliyle yazıyorum,
tıpkı sohbet eder gibi. Redaksiyon ihtiyacı duymadan.
zaman zaman keyif vermiyordur yazdıklarım ama
işte öyle dost sofrasında gibi.
sevgiler gönderdim hepinize..

Bir de beni ve duyanları çok mutlu edecek bir haber
Ayça ve Zerrin'nin başlattığı kütüphane projesi
1000 kitap toplanarak bir değil iki okula gönderilecekmiş.
Her ikisinide kutluyor. Yüreklerinin güzelliklerine ve

onların bu projesinde destek olan tüm blogculara


teşekkür ediyorum.
ömür boyu sağlık diliyorum...Varolsun güzellikler.



Nurlar içinde yat ESRACIĞIM.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Yalnızmış:))


Nobel ödüllü Dario Fo'nun eşi Franca Rame ile birlikte yazdığı ve
'Kadın Oyunları'nın en çarpıcılarından biri olan 'Yalnız Kadın',
kocası tarafından ezilen, aşağılanan ve evden çıkmasına izin verilmeyen
bir kadının gözünden, onu mal gibi gören, erkek toplumuna,
keskin bir eleştiri bombardımanı ..
Oyunun internette dolaşan açılımı bu.

Ama benim düşüncem böyle değil.
Gözümüz de büyüttüğümüz insanlar hep var olacaklar anlaşılan.
Bu yazıyı yazarken içimin sıkıntısı geçmek bilmedi,
Gönlüm de öyle bir yere kondurmuşum ki Sumru Yavrucuğu
indirmek pek ağır geldi.
"Yalnız Kadın" isimli oyununu, pazar günü izlerken,
gittiğim için pişmanlık duygusuna kapıldım.
Bir kadının aynı anda kaç kişi tarafından
tacize uğradığının anlatıldığı, isterisi fazlaca bir oyundu.
Kocası, kayınbiraderi, oğlu, oğlunun öğretmeni, karşı
apartmandaki adam ve telefondaki adam..
Hepsi aynı anda tacizde bulunuyor. Kadın
Kayınbiraderine kendini ellettirirken, bir yandan
eve gelen oğlunun İngilizce öğretmeninin aşkını karşılıksız
bırakmıyor ve sık sık yanına gidiyor.Ayrıca
evine aldığı bir gün kocası yakalıyor ve o günden
sonra eve kilitliyor.. Yani bunu hak ediyor.
Bu arada çıplaklık ve cinselliğin, bu kadar basit anlatıldığı
bir oyunu ilk kez gördüm. Vasat ötesiydi.
Afife Jale ödülünü, birkaç feminist
vermiş olmalı. Benim anladığım, taciz tek taraflı olur.
Evliyken, mutsuz bir kadın olmak zor ama
evliyken aldatmak kötüdür yani..
Bir kadın, ancak bu kadar kötü anlatılırdı.
İllaki anneliği vurgulanarak yapılması..

Göbek deliği üzerine ve el kolla anlatılan tarifleriyle...tuhaftı :((
Aman allahım, oğlunun tacizini anlatma şekli iğrençti.
İğrenç olan taciz olmalıydı ama anlatım berbattı.
Kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyorum
Anlatamayacağım,burada yazamayacağım kadar Basitti işte..
Yakışmamıştı Sumru Yavrucuğa.
Bu berbat oyundan sonra arkadaşlarımın da fikri
bire bir benzerlik gösterdi. Ve ben ilk kez bir sanatçının
bu kadar az alkışlandığını gördüm.
Tesadüf o ya bir önceki Tiyatro yazım da
Günay Karacaoğlu’ nun dizilerdeki rollerini
beğenmediğimi ama Tiyatro da gerçek oyunculuğunu
görünce sevdiğimi yazmıştım. Sumru Yavrucuk’ ta
tam tersi oldu. Tek perdelik bu oyunda
Taciz gibi sağlam bir konu böyle mi işlenirdi?
Yavrucuğun tek kişilik oyun oynama gibi bir
derdi varsa Yıldız Kenter başta olmak üzere
Günay Karacaoğlu’ na kadar, izlemeli.
Beğenilerin göreceli olduğunu bildiğim için
beğenenlere bir sözüm yok tabii ki.
Oyundaki kadın yalnız değil aksine isteriydi.
Sumru Yavrucuk kendisiyle yapılan bir
röportajında şöyle diyor.

Tek kişilik oyununuz ‘Yalnız Kadın’ın ana fikri nedir?
Kadının ana fikri aynı, hiç değişmiyor.
Şiddet görüp sindiriliyor ve hep acı çeken taraf oluyorlar.
Genelde bir aşk ilişkisinde bir katil varsa o da bir erkek oluyor.
Bu tür sorunları mizahi yolla güldürerek anlatan bir oyun.
Seyirciler ağlanacak halimize gülüyor.
.....
Gülmek şöyle dursun en az Mustafa filmi kadar şaşkındım.
Oyunu zaman zaman değişik ruh haliyle oynuyormuş
sanırım bizim izlidiğimiz gün ruh hali birgaripti işte:))

9 Kasım 2008 Pazar

10 Kasım 2008


SEVGİLİ ATAM,
SEN BARIŞI SEVERDİN, BİZ DE SEVECEĞİZ!
BU MİLLETİ, BU YURDU SENİN GİBİ SEVECEĞİZ.
İNSANLIĞA SENİN GİBİ DEĞER VERECEĞİZ.
AYDINLIK BİR ÇAĞA DOĞRU HIZLA KOŞARAK
DOĞRUYA ULAŞMAYI GÖREVİMİZ BİLECEĞİZ.
SENİN ADINI DAHA GÜZEL VE AYDINLIK
GÜNLERE TAŞIYACAĞIZ.
YAŞADIĞIMIZ SÜRECE SEVMEYİ DE
YÜREKTEN BİLECEK; O ZAMAN
SENİ DE GERÇEKTEN SEVDİĞİMİZİ KANITLAYACAĞIZ.
BU MİLLETİN GÖZLERİNDE YAKTIĞIN MUTLULUK IŞIĞINI
SÖNDÜRMEYECEK, KURDUĞUN CUMHURİYETİN NURUYLA
YOLUMUZU AYDINLIK TUTACAK,
DÜŞLERİMİZİ GERÇEĞE DÖNÜŞTÜRECEĞİZ.
ANDIMIZ OLSUN. RAHAT UYU YÜCE ATAM
UNUTULMAZ İNSAN ! RAHAT UYU.

8 Kasım 2008 Cumartesi

Amele sümüğü gibi


Hayallerini bir türlü gerçekleştiremeyen Songül
Evlilikte de aradığını bulamayınca defalarca
intihar girişiminde bulunur.
Doktorlar bunu Basit bir ev kazası olarak kayıtlara geçirir.
Dram komedi diyebileceğimiz bu oyun
bir çok ev hanımın
aynası olmuş. Hani tam da kocasını sevmesi gerektiğine
inandığı anda ummadığı bir şekilde terk edilişin,
tıpkı "Amele Sümüğü" gibi duvara fırlayışın öyküsü.
Bu sözüde ilk kez duydum:))
Günay Karacaoğlu dizilerdeki aptal tiplemesi ile
bana itici gelen birisiydi. Cuma akşamıoyunu izledikten sonra.
Kim acaba diye merak edip araştırdım ve fikirleri ve tiyatro oyunculuğu ile sevdim onu..
Siz de merak ettiyseniz buyrun.
ÖPÜŞMEM, SEVİŞMEM ÇÜNKÜ ANNEYİM

Tiyatroya ne zaman başladınız.
İlk günden bugüne kadar gelmiş olduğunuz noktada yapmak istedikleriniz ile yaptıklarınız arasında büyük bir uçurum var mı?

1995 yılında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden mezun oldum. Daha çok tiyatro oyununda oynayıp tiyatro seyircisiyle vakit geçirmek istedim.

Sizi hep komedi ağırlıklı rollerde beğeni ile izledik. Aslında bir oyuncu için en zor olanın güldürmek olduğunu söylenir? Sizce de doğru mu?

Evet doğrudur. Çünkü bir başkasını güldürmek akıl üstünlüğüdür. Gülmenin yolu zekadan geçer, ağlamanın yolu ise duygudan. Evladını kaybetmiş bir annenin acısı ve gözyaşları herkesi ağlatabilir. Ama aynı insanların bu ortak duygusu, gülme için geçerli değildir. Kimin neye güleceğini kestiremezsiniz. Çünkü zekanın ortalaması en zorudur.

Ülkemizde yaşanan gerek siyasi gerekse günlük hayatta yaşananlar sizi bir oyuncu olarak nasıl etkiler?

Birey olarak, toplumda yaşadığımız olumsuz hal ve gidişat kendimi mutsuz, tedirgin ve güvensiz hissettiriyor. 1980 dönemi Türkiye’sinde yaşanan politik ekonomik ve siyasi durum, mizah açısından altın çağını yaşamıştır. Politik espriler, politikacı taklitleri vs. ile komedi, hem toplumda hakettiği yeri ve değeri almıştır. Hem de komedi yoluyla halk gülerken düşündürülmüştür. Bir oyuncu olarak bütün bu yaşananlar beni derin bir sessizliğe itiyor...

Bir anne olarak çocuğunuzun da bu mesleği yapmasını ister misiniz?

Meslek olarak görüldüğü zaman ülkemizde oyunculuk, tabiki isterim. Ama her on kişiden dokuzu oyuncu olan memleketimde kızım Gülenay’ın da bu işe girerek ortalamayı yükseltmesini istemem.

Ülkemizde tiyatroya gösterilen ilgi ve devlet desteğini yeterli buluyor musunuz?

Ülkemizdeki tiyatro seyircisinin ilgisi giderek azalmakta. Tabiki bunun bir çok sebebi var. Özellikle özel tiyatroların bilet fiyatlarınndan şikayetçi oluyor gelen seyircimiz.Ama kendi imkanlarıyla ve bütçesiyle neredeyse yok denilecek kadar az devllet desteğiyle yapılıncı, kar payını ne kadar da azaltsanız gene de yüksek çıkıyor bilet fiyatları. Devlet desteği yeterli boyutlarda olursa bilet fiyatları da düşer, tiyatro da daha çok seyirciye kavuşmuş olur.

Yeni jenerasyonun başarılı komedi kadın oyuncularından biri olarak Türk sinema ve tiyatrosunun geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?

Son dönmede Türk sinemasını başarılı buluyorum. Ülkemizde ve yurtdışında seyircisiyle buluşması, sinema salonlarının dolması, bir çok filmin yurtiçi ve yurtdışı ödüller alması beni sinema açısından umutlandırıyor ama tiyatro için düşüncelerim ve oradaki tablo maalesef aynı değil. Ancak Türk tiyatrosu olursa, Türk tiyatrosunun da geleceği olur... Sinemamıza baktığımız zaman, çekilen filmlerde bizim dertlerimiz. Ama bakınız tiyatromuza genelde yabancı oyunlar dilimize çevrilerek sahneye konulan oyunlar var. Las Vegas’ın on mil kuzeyinde geçen bir olay, Ümraniye’de oturan Nuran’ı neden ilgilendirsinki? Ait olduğu yeri, koşulları ve bu koşullardaki çözümlemelerini göstereceksin, aydınlatacaksın. Kendi tiyatromuzu kendi meselemizi çözmeden Las Vegasa gidersek Nuran evindeki pencereden Corcu düşünerek daha çoook yemek yakar!
Teklif edilen rollerde en çok neye dikkat edersiniz ? Ve bir rolü kabul etme veya red etmek için ‘olmazsa olmaz’ kurallarınız var mıdır?

Bana yakışıp yakışmayacağına bakarım. Eğer bana önerilen rolde kendimi rahatsız hissedersem kabul etmem. Asla açık sahnelerde oynamam. Rolün gereği öpüşmem, sevişmem. Çünkü ben anneyim!

Basit bir ev kazası adlı oyunda canlandırdığınız Songül karakterinin yaşadıkları, aslında evli bir çok kadının yaşadıkları. Peki siz evliliğin insan hayatındaki olumlu ve olumsuz etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Evlilik bir oyundur. Evcilik gibi oynayalım mı dersin, sonra başlarsın oynamaya. Anne olursun, erkek de baba... Ama bu oyunda sıkılıp oyuncakları fırlatıp kaçmak yok. Anlayış, emek, özveri, sadakat, saygı ve aşk en önemli kurallarıdır. Kuralları bozan yanar. Kurallara uyup oyuna devam edenlere eğlenceli ve mutlu bir hayat kalır. Ben evliliği seviyorum. Yaşasın evlilik....
Aslında aşk var mı?

ASLINDA ZATEN AŞK VAR....

Tiyatro sahnesinde yaşadığınız heyecana eş değer hayatta başka bir şey var mı?

Bir doğuma giderken yaşamıştım o tarif edilmez heyecanı. Bir de sahneye her çıkışımda...
Tiyatronun önemli isimlerinden Selçuk Yöntem, sanatçıları toplumsal olaylar ve ülkedeki sosyo-ekonomik olaylar karşısında tepkisiz bularak ‘Sanat camiası kişiliksiz’ açıklamasını yapmıştı. Son olarak Nurseli İdiz’in Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınması olayını örnek gösteren Yöntem, sanatçıları tepkisizlikle eleştirmişti. Sizce ülkemizdeki ‘sanatçı duyarlılığı’ bu açıklamalara da bakarak azalmakta mı?
Bir oyunda bile onbeş kişiyi birarada tutmak zorken, bir fikri savunup onun arkasında durmak mı?! Ülkemizdeki sanatçıların çoğu kendine duyarlı...

Yurtdışında popüler bir çok oyuncunun bir çok siyasi, ekonomik ve sosyal olaylarla ilgili olarak çeşitli kampanyalar başlatmaları ve büyük destek vermelerini de göz önüne alarak, böyle olaylar karşısında topluca bir tepki gösterememelerini neye bağlıyorsunuz?
Örgütlenmenin ve tepki vermenin altında inanç ve sadakat yatar. Ne pahasına olursa olsun ayakta durup savunmak... Bizim bu apolitik tavrımızın ve tekimizin altında öncelikle sevgisizlik yatıyor. Kimse kimseyi sevmiyor gerçekten. Gündelik veresiye ilişkiler yaşanıyor. Ben sana bu iyiliği yaptım ama sen yaz onu bir kenara bakarım sonra... Sektör güç birlikteliğini, dayanışmayı değil, başkalarının mutsuzluğundan mutlu olmayı öğretti bize...

Aslında meslekleri oyunculuk olmayan manken, şarkıcı bir takım kişilerin tiyatro sahnesine çıkmalarını nasıl karşılıyorsunuz? Yaşamını tiyatroya adamış ve daha iyi olmak adına sürekli olarak bir çaba içerisinde olan bir oyuncu olarak bu sizde nasıl duygular uyandırıyor?
işlerini çok iyi yapan mankenler var. Ülkemizde her yıl yüzlerce mezun olan mankenler kadar da güzel oyuncularımız var. Onlara haksızlık oluyor. Mankenlerin oynadıkları oyunculuk öncelikle kendilerinin ve seyreden halkın içine siniyorsa diyecek bir söz yok. Yapımcıların takdiridir.
En büyük hayalim dediğiniz bir rol var mı?

Sabiha Gökçe’nin hayatı enteresan geliyor bana. Hayatını oyunlaştırıp oynamayı istiyorum. o dönemin kadınında yerde yaşamanın güç olduğu bir dönemde uçmak isteği beni çok heyecanlandırıyor.

Bir hayalinizi gerçekleştirme şansınız olsaydı, bu hangi hayaliniz olurdu?

Ben hayallerini gerçekleştirmiş mutlu insanlardanım. Hayal çok kurarım ve olur. Çünkü hayal kurmak umut etmektir. Hayallerini kaybeden insan mutsuz olur. şu andaki en büyük hayalim kızıma bir kardeş doğrurup mutlu ve kalabalık bir aile olmak.

Tarih içinde ‘Keşke o dönemde yaşasaydım’ dediğiniz bir dönem var mı?

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki saray hayatı herkes gibi beni de hayretlere düşürmüştür. Keşke o dönemde yaşasaydım değil de bir bakıp çıkmak isterdim.

5 Kasım 2008 Çarşamba

Anadolu'dan bir maya

Bir şeyler olmalı, bir sır bir büyü olmalı. Yıllar önce izlediğim gösteriyi
yeniden izlemek istedim. Allah kime ömür verir bilemem ama bir daha gösterisini
izlemek nasip olmaz belki diye düşünüp dün akşam izlemeye gittim..
Ne doğru karar vermişim. 15 yıl öncesinden bugüne kendimdeki değişiklikleri farkettim.
Fiziksel değil sadece algılamada da büyük farklılıklar olmuş bende.Beni ilgilendirende bu oldu.

Ben Anadoluyu izlerken ne çok kadını atlamışım (unutmuşum)
Bu sabah hepsini araştırıp kısa kısa yeniden okudum.
Tarihi kronolojik sıraya göre 16 kadının anlatıldığı bu güzel oyunun
(bence belgesel) oyuncusunu sorguladım sonra.

Kimdi kimin mayalarını taşıyordu. Gözüm de bir deha idi ama
var oluş öyküsü nasıldı? Sizde benim gibi merak ettiyseniz
aşağıdaki röportajını mutlaka okuyun derim.

Ahmet Naci Bey kim?-
Rönesans prensi gibi yetiştirilmiş bir adam. Ailesi, varlıklı ve aristokrat. Dedesi Bağdat kadısı, babası Galip Bey, Ayan azası. Çamlıca'da bembeyaz saçaklı, işlemeli tavanlı muhteşem bir köşkte yaşıyor. Ve ailesi bu genç adamı, iyi bir tahsil alsın diye İskoçya'ya Glasgow'a yolluyor...
Olga Cynthia kim?-
Londra'da bir resepsiyonda tesadüfen Ahmet Naci Bey'in yanında oturan çok güzel bir İngiliz kadın. Yanındaki genç adama bakıyor ve gülümsüyor. Belli etmemeye çalışmasına rağmen, Ahmet Naci Bey'in dişinin ağrıdığını anlıyor. Anlamamaya olanak yok zaten, yüzü arı sokmuş gibi şişmiş. Olga, dişi apse yapan bu adamı görür görmez aşık oluyor.
Sonra ne oluyor?-
Olga Cynthia, Hyde Park'ta ata bindiğini söylüyor, Ahmet Naci Bey de ertesi sabah soluğu Hyde Park'ta alıyor. Birlikte at biniyorlar, yemeğe gidiyorlar. Gözlerini birbirlerinden alamıyorlar. Ahmet Naci Bey de Olga'ya vurulmuş durumda. Bu İngiliz kadından kopmak istemiyor. Aksi gibi, tahsilini de tamamlamış, ülkesine dönüp, hariciyeci olarak çalışması gerekiyor. Ne yapsa? İmkanı olsa onu cebine koyacak, Türkiye'ye götürecek. "Yeri ve zamanı olmayabilir ama benim karım ve çocuklarımın annesi olur musun? Benimle evlenip, Türkiye'ye gelir misin?" diyor.
Çok heyecanlı.
Olga ne cevap veriyor?
- Çığlık atıyor. "Çok isterim ama ne yazık ki imkansız!" diyor.Neden? O da aşık değil miydi Ahmet Naci Bey'e?
- Evet ama Jack var!
JACK de kim?
- Olga Cynthia'nın ailesinin, gezginci bir tiyatro kumpanyası var. Annesi, babası da oyuncu. Babası ölünce, annesi bir başka adamla Avustralya'ya kaçıyor. Olga'yı da anneannesine bırakıyor. Anneanne de 16 yaşındaki bu kızla nasıl başa çıkacağını bilemiyor. İyisi mi onu evlendireyim diyor. Kader bu ya, harbe giden koca dönmüyor ve geride 16 yaşında hamile bir genç dul bırakıyor. Jack, Olga'nın minik oğlu...
Eeeee?
- Eeee'si, Ahmet Naci Bey, Olga'ya sıkı sıkı sarılıyor, "Hiç sorun değil" diyor, "Hiçbir yere bırakmıyorum sizi. Geliyorsunuz. Hemen şimdi. Sen, ben ve oğlumuz, Türkiye'ye gidiyoruz... " İşte, annemle babamın Türkiye'ye geliş hikayesi budur! Ve tabii üvey abim Jack'in...
YARISI YAVRUMUN YARISI YARISI YILAN YAVRUSU
Bu aşk öyküsü, o yılların Türkiye'sinde nasıl karşılanıyor?- İşgal yılları. Ruslar, İngilizler, Yunanlılar, İtalyanlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar. Zor ve karışık zamanlar. Herkesin herkese şüpheyle baktığı yıllar. Bizimkiler Orient Express'le Sirkeci'ye geliyorlar. Vapura biniyorlar ve Üsküdar'a geçiyorlar. İngiliz annemin, nefesi kesiliyor İstanbul'un güzelliği karşısında. O Boğaz'a bakmaya kıyamıyor. Savaş da neymiş, o dünyanın en mutlu kadını, sevdiği adamın peşine takılıp gelmiş. Onun için müthiş bir macera. Faytona binip Çamlıca'ya babamın ailesinin yaşadığı köşke geliyorlar. Dantela gibi saçakları olan beyaz bir köşk. İşte kabus, o köşkte başlıyor...
Neden?
- Çünkü babamın ailesi annemi istemiyor. "Bu gávur karıyı da nereden buldun getirdin?" diyor. Hatta Nedim Abim doğunca, babaannem, abimi "Yarısı yavrumun yarısı, yarısı yılan yavrusu!" diye seviyor.
Anneniz bu zorluğu nasıl aşıyor? Bunalıma girmiyor mu?
- E biraz zor oluyor tabii. Ama her şeye göğüs geriyor. Hatta sevdiği adam uğruna kara çarşafa bile giriyor. Müslüman oluyor ve Nadide ismini alıyor. Londralı Olga Cynthia, oluyor Bandırmalı Nadide...
Pardon ama o nasıl oluyor, Bandırma nereden çıkıyor?
-Nüfus idaresindekiler, "Dini Müslüman, adı Nadide, bunun doğum yeri Londra olamaz, yanlış yazmışlardır, olsa olsa Bandırma'dır" diyorlar.
Sonra ne oluyor?
- Babam Ahmet Naci Bey, Lozan'da İnönü'nün özel kalem müdürü oluyor. İyi tahsil görmüş, gelecek vaat eden bir genç. Kim bilir memlekete daha ne faydaları dokunacaktı ama maalesef mümkün olamıyor.
Hayırdır şimdi ne oluyor?
- Yeni bir kanun çıkıyor: "Hariciyecilerin karısı yabancı olamaz." Bu kanun, bizim hayatımızın dönüm noktası oluyor, hayatımızın içine ediyor. Gerçi İsmet İnönü, babama şöyle pratik bir formül öneriyor: "Resmen boşan, ama birlikte yaşa." Öyle yapan dışişleri mensupları var. Ama babam bunu, aşkı uğruna memleketini, ailesini terk eden karısına bir hakaret olarak algılıyor, "Hayır efendim" diyor, "Mesleğimden vazgeçerim ama karımdan vazgeçmem." İstifa ediyor. Ivır zıvır işler yapmaya başlıyor, gazetelerde tercümanlık filan. Sonra Ankara'da Ziraat Bakanlığı'nda iş buluyor. Ama esas olarak, mesleğinden olunca babamın hayatı kayıyor. Tabii bizim de...
Bunun sonuçları ne oluyor?
- Fakr-u zaruret. En son ben doğmuşum Çamlıca'daki köşkte. Ama bütün eşyalar zaten satılmış. Beni saracak bez yok, çarşaflar yırtılıyor filan. Sonra köşk de satıldı. Ben kendimi bildim bileli fakirdik. Ama ne yoksulluk. Gözümü kapatıp geçmişi düşününce, hep aynı kare geliyor gözümün önüne, bir evden bir başka eve taşınıyoruz, daha ucuz diye. Bir araba tutulur, İngiliz anne öne sürücünün yanına oturur, arkaya da, soba boruları, tel dolaplar filan, tıngır mıngır yeni eve gideriz. Ankara'da ve İstanbul'da hep fakir semtlerde yaşadık. Aile nüfusu da artıyor. Annem güya Türk kadınlarını eleştiriyor, "Aman bunlar da tavşan gibi doğuruyor!" diye. "Ama anne biz de 6 kardeşiz" diye hatırlattığımızda susup, duymazlığa geliyor.
Bu arada nasıl bir aileydi sizinki?
- İngiliz gávur ana, her daim sarhoş bir baba... Ama sevgi dolu bir aile. Fakirdik ama mutluyduk. Babam, içmediği zamanlarda inanılmaz iyi bir insandı. Müthiş bir centilmen. Evimiz dağınıktı, annem tertiple düzenle pek ilgilenmezdi. Zaten bütün bu sefaletimize rağmen, evde hep bir yardımcı vardı, nereden nasıl bulunurdu, onlara para ödenir miydi bilmiyorum. Hepsi de bizim evimizde yatarlardı. Ama ev, zaten yol geçen hanı gibiydi. Hastaneden çıkartılmış, 2 çocuklu kadın, sokakta dilenen bir nine, zerzavatçı, Mösyö Dörö diye bir kaçak Fransız, Cok diye İskoç, bir de üstüne sokak kedileri, köpekleri... Garip bir aileydik. Etraftan tuhaf bakarlardı. Bir gün hiç unutmuyorum, yine kavga ettiler, babam hepimizi evden kovdu. Sarhoştu. Annem de topladı bizi, babamın arkadaşlarından birinin evine gittik. E orada kalacak halimiz yok ya, akşam geri döndük tabii. O da ne! Bütün komşular pencerede, ne oluyor diye bir baktık, babam var olan üç beş parça eşyamızı toplamış, kapının önüne yığmış. Komşular soruyor, ne oluyor diye. Evde badana var da diyoruz, babamızı korumaya çalışıyoruz. Bu arada baba aç kapıyı diyoruz, açmıyor. Bulaşık kapları, domatesler ve tuzluklarla birlikte biz de bekliyoruz, kapının önünde.... Bütün bunlar sizi nasıl etkiledi?
- O kadar doğal geliyordu ki. Bizim ailede olur. Nasıl olsa, babamın sarhoşluğu geçer, kapıyı açar. Babam alkolik diye hiç utanmadım. Tuhaf bir şekilde normal kabullendim. Sarhoş-marhoş babamızdı, başımızın üzerinde yeri vardı.
Peki alkole karşı tepki duymadınız mı?
- Hayır hayır, içmekten hep keyif aldım. Ama ailemizde alkolizm sıkıntısı hiç eksik olmadı, Müşfik'te de vardı.Babanızın bu kadar içmesinin sebebi neydi? - Babam, aşkının bedelini çok ağır ödedi, kendini içkiye vurdu. Bir de tabii şu var: Güçlü biri değildi, zaafları vardı. İnsanın 6 çocuğu varken, bulduğu üç beş kuruşu içkiye harcaması normal bir şey değil. Ayıkken parayı kitaplardan birinin içine saklardı, sonra nereye koyduğunu unuturdu. Biz bulurduk, o parayla yemek yemek isterdik, üzerimize atlardı, boğuşurduk, parayı elimizden alır, sobaya atardı, bize kızdığı için. Bir başka sefer, yine onun elinden para kapmak istiyoruz, üzerine çıkıyoruz filan, annem bu sefer, "Sevgilimi, kocamı rahat bırakın! Sizi terbiyesiz çocuklar!" diye bize saldırıyor. Annem, hayatı boyunca Naci'sini korudu, bizden bile...
Babanızla ilişkiniz böyle kavgalı dövüşlü müydü?
- İçmediği zamanlar mükemmeldi. Dünyanın en iyi babasıydı. İnanılmaz şefkatli, bilgili, araştıran, yardım eden. Ve 6 ay içmediği zaman olurdu. Sıradışı bir alkolikti. Ama sonra bir başlardı, tut tutabilirsen. ..
Anneniz, "Böyle bir ortamda çocuk yetiştirilmez. Onları alıp gideceğim" demedi mi hiç?
- Asla. Bir gün bile demedi. Hatta İngiliz Sefareti'nden birtakım adamlar geldi eve. Sivri burunlu ayakkabı giyen birtakım şık adamlar geldiler. Güya bizi kurtaracaklar. Bizi İngiltere'ye yollamak istediler, eğitimimizi İngiliz devleti üstlenecek, sosyal güvencemiz olacak... Annem, onları eve bile sokmadan gönderdi. Babamı görmelerini de engelledi, çünkü babam içeride sarhoş yatıyordu. "Ben gitmek istemiyorum. Benim çocuklarım Türk. Babaları da Türk. Onlar burada, babalarının yanında büyüyecekler.. ." dedi. Annem de babam da, her zaman aklını kullanan insanlar değildi. Ama bazen aklı kullanmamanın da bir güzelliği vardır. Babam, annemi boşayabilirdi. O yapmadı, bunu gurur meselesi haline getirdi, kendince annemi onore etti. Annem de ona, İngiliz hükümetine sırt çevirerek karşılık verdi.
Peki bu kadar zor durumda olan bir aile, nasıl ayakta kalabildi?
- Bir tek cevabı var: Aşk.

EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIM
Rockefeller bursuyla Amerika'ya gidecektim. Gitmeden önceki akşam, babamla kavga ettik. İçkisi yüzünden. "Birkaç sene yokum. Üç beş arkadaşımı veda yemeğine çağırmak istiyorum. Ne olur bu akşam içmesen baba" dedim. Acayip sinirlendi. "Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah" dedi. Bu sözler kıymık gibi battı yüreğime. Kavgalı ayrıldık. Ama sonra güzel bir mektup yazdı: "Aklım orada diyorsun, yüreğim buruk. Af diliyorsun sonra da. Anam suratlı kızım, sen de biliyorsun ki, af dilemesi gereken benim. Diliyorum da nitekim. Ama ne olmuş yani, bağırdık, çağırdık, attık içimizdeki pisliği, arındık. Bitti. Hayyam'dan bir dörtlükle kapatıyorum yavrum bu bahsi: Neylesem bu benim iç kavgalarımla/ Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla/ Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi/ Neylesem bu yüz karam, bu utancımla..." Ne yazık ki canım babam, bu mektubu yazdıktan sonra öldü. Çok gençti, 61 yaşında. Yanında olamadığım için çok pişmanlık duydum.
Anneniz peki?
- Zatürree gibi bir şey oldu, iyileşti. Tekrar yatağa düştü, hastaneye kaldırdık. O gün oyunum vardı. Gece geldim hastaneye, "Anneniz iyi" dediler, yanında kalmak istedim, ama ertesi gün de iki oyunum vardı, tiyatrodan arkadaşlarım "İyiymiş, hadi gidelim" dediler. Uydum onlara, sabah 4'te telefon çaldı. "Annenizi kaybettik" dediler. Çok fena oldum. Ne annemin ne babamın ölümüne yetişebildim. Bakınca geriye, takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum.
Ailenizin lisanı neydi? İngilizce mi konuşulurdu, Türkçe mi
Genellikle Türkçe. Ama araya İngilizce girerdi. Ve annemin kendince İngilizce'den Türkçe'ye çevrilmiş bir dili vardı. Asla gözlük dedirtemezdiniz, gözlükler derdi; pantolon da demezdi, pantolonlar ve zeytins. Türkçe'yi de çok güzel bir aksanla konuşurdu. Zaman zaman da sen ve sizi karıştırırdı, "Sen çok terbiyesiz bir çocuksunuz!"
Bunca gürültünün arasında nasıl okudunuz?
- Ortaokuldayken her sene ikmale kaldım. Geride durmayı tercih eden bir çocuktum. Konservatuvara girdikten sonra açıldım, parlak bir öğrenci oldum. Ablam Güner'in çok güzel sesi vardı, konservatuvara girmek istedi, bırakmadılar onu. Ben girebildim, babam annemden gizli kaydettirdi.
Anne niye izin vermiyor?
- Orada okuyan kızlara orospu dendiğini duyuyor. "Ben çocuklarıma orospu dedirtmem!" diyor. Bazı konularda çok tutucuydu. Şükran'la gizli evlendim ben.
Neden?
- "Bir defa denedin yapamadın. Yeter artık işte!" dedi.
İtişip kakışır mıydınız hep böyle?
- En az anlaştığı çocuğu bendim ama ölünceye kadar benimle yaşadı. Bazen onu sinir etmek için, "Senin bir sürü çocuğun daha var. Niye onların yanına gitmiyorsun? " derdim. "Onları seviyorum ama sana güveniyorum" derdi
En çok hangi çocuğunu severdi?
- Ablam Güner'i. Sonra da en küçük bebeği Müşfik'i. Güner, raşitikti. Cumhuriyetin birinci yılında 29 Ekim'de annemi Ankara'da hastaneye kaldırmışlar. Ve babama sormuşlar "Anneyi mi kurtaralım çocuğu mu?" Anneyi, demiş babam. Karnını yarmışlar ve Güner'i çıkarıp bir faraşın üzerine koymuşlar. Annem de hep anlatır, Tanrım koru o küçük bebeği diye nasıl dua ettiğini. Ama faraşta yaşamış ablam. Ona çok zaafı vardı. Güner'i bir gün yatağa yatırdılar, çikolatalar, şekerler, çekirdekler filan. Güner de böyle yatıyor. Sonradan öğrendim ki, Güner regl olmuş, annem ona bir kutlama yapıyor. Ben de o günü bekliyorum, ben de yatağa yatacağım, çikolatalar, şekerler. O gün geldi, ben tuvaletten bağırıyorum, "Anneeeee geeeeeel" Kapı da kilitli. "Geldim aç kapıyı" dedi. Heyecan içinde açtım, beni de kutlayacak diye. Bir tokat. "Bir daha kapını kilitleme!" diye. Şimdi bakınca geriye, heyecanla takdir edilmeyi beklediğim anlarda tokat yediğimi hatırlıyorum.
Kardeşlerden kaç tanesi hayatta?
- Dört tanesi. Ablam Güner, ben, Müşfik ve Mahmut.
Peki Jack abiniz?- O 14 yaşındayken Türkiye'yi terk ediyor. Annem sonra onun izini Güney Afrika'da buluyor. Geri geliyor. Sonra eşi ve çocuklarıyla bizi hep ziyaret etti. Ama o da artık hayatta değil.
Yaşlandıkça annenize mi benzediniz?
- Evet, hem de nasıl! Görünüşüm benziyor bir defa. Ve başka bir dolu şeyim. Günden güne daha da çok ona benziyorum. Ben boş ev severim, ıvır zıvır sevmem. Fakat son zamanlarda, evimde birtakım ıvırlar zıvırlar fark etmeye başladım. Aynen annem gibi, bir dolu şeyi oraya buraya koyuyorum. Ben de bu duruma şaşırıyorum. Hepimiz özümüze dönüyoruz, aslımıza rücu ediyoruz. Bir de tabii, annemin yaşama inanılmaz bir bağlılığı vardı. "Aslan gibi ölmektense, köpek gibi yaşamayı tercih ederim" derdi. Ben de öyle diyorum... KIZIM
Kızınız Leyla şu anda nerede?
- Kenya'da. Leyla, Cambridge'de iki fakülte bitirdi, hariciyeci oldu. Sonra evlendi. Kocası da hariciyeciydi. Aynı yerlere göndermiyorlardı , istifa etti, Büyükelçi karısı şu anda. Fakat merkeze geldikçe, Bilkent Üniversitesi' nde ders veriyor. Yarın Türkiye'ye geliyor. Bir ameliyat geçirecek. Kanser de. İyi olacak inşallah (Ağlamaya başlıyor...)

2 Kasım 2008 Pazar

39 basamak


Korkunun Tiyatro hali.
Hıtchcock Filmlerini ya da korku filmlerini seyredemem ben..
Ama tiyatroda durum değişir. Kenter oyuncularının
Alfred Hıtchcock' un John Buchan’ın romanından esinlenerek
filmini çektiği 39 basamak
isimli filminden esinlenerek oyuna uyarladıkları
bir komedi izledim. Öldüresiye bir komedi diye anlatılsa da
ben hala yaşıyorum. O kadarda değil :))

Daha önce izlemediyseniz.
Konuyu anlamak biraz zaman alabiliyor:))
Fakat oyuncular o kadar güzel oynuyorlar
kılıktan kılığa giriyorlar ki. Konuyu anlamasanızda olur.
Toplam 4 kişiler ama 15 kişi oynamış gibi bir his doğuyor.
Oyun dinamik ve aksiyon dolu.
Oyunun dekoru ve bu dekorun kullanılışı muhteşemdi.
Kenterler, haybeye oyuncu seçmez diye düşünüyorum.

aranızda az çok kimlerin korku filmi sevdiğini tahmin edebiliyorum.
Ne dersin Rüzgar ?
Bu arada oğluşumun doğum günü için bıraktığınız mesajlara teşekkür ederim.
Hepinize teşekkür için döndüm ama atladığım olduysa
heyecanıma versin
Bir gün bile televizyonsuz geçen gün
kalp sağlığıma nasıl da iyi geldi.

sevgilerle güzel bir hafta diliyorum...