Sabah 11'de ki sınavımdan sonra,sınavın güzel geçmesini de fırsat bilerek, Eymir Gölü'ne gittim.Eymir ormanları sakin huzur verici, dingindi.
Kayıkhane restorana inerken peşimden gelen bu kedicik,paspasın arasındaki
suları içmeye başladı:(
Gölden görünen bu daireler (eski parayla) bir buçuk trilyon civarında
yok ama olsa da bu parayı oraya vermem verenede akıllı demem:))
kırmızıyla işaretlediğim daireyi gezmiştik.Dörtte biri etmez o paranın
gölü o kadar uzaktan görüyor ki, Ankaralıların manzaralı ev
anlayışıda beni öldürecek:))

A
h! Bu karabataklar hepsi mi böyle aç?
Bunlar dalıyor dipten solucana benzer şeyler alıp yiyorlar
fakat doyurmuyor solucan bunları, ekmek attığım an uçarak geliyorlar
Kapanın ağzında kalıyor, uçarak kaçıyor. Hepsi kovalamaya başlıyor,deli
gibi bağırıyor kovalayan
onların dünyasında da bir farklılık yok anlaşılan:)
çokca tavşana ev sahipliği yapar burası, bugün fazla çıkan olmamıştı
ben bu kaçağı yakalayabildim
Ve muhteşem yol görüntüsü, bir yerde bitiyor tekrar
dönüyorsun hayata, biyoloi sınavına zor yetiştim.
Bugünlerde fırsat bulmuşkan bunları bolca resimleyip
notl alıyorum.Her ne vesile ile olursa
olsun sunulan güzellikleri farketmek,paylaşmak,değerlemek,tuşelemek
anlamlandırmak çok güzel şey........
Dün sabah,saat 10 da sınavım vardı.(x kare-6,yxkare9)un fonksiyonel eğrisini
çiziniz.3 soru ama sadece ikisini cevaplayınız yazıyor.
kısa yoldan bir soruyu yapan elli puanı alacak yani.
çizdim ama uydurdum bence:) öyle olunca zaman da bana hediye
olunca kös kös evde oturmak yerine
Mogan'a doğru yol aldık. Her gün sislerin içerisinde
gidip geliyorum zaten, fotoğraflamam lazımdı. Sisli bir görüntü
Bakmasını bilene, doğa tüm güzelliğini sergilemişti.:)
göl taşmış bankları içine almış,kaldırımın üzerine çıkmış karabataklar
park gezintisindeler:) Çok açlardı çok
attığınız ekmeğe bir koşuyorlardı, hiç onlar olmak istemedim.
Şömine ateşinde,üşüyen ellerimizi ısıttık, demli çaylarımızı içtik .İçimizi ısıtan
bu ortam bitmesin diyordum, hadi biraz daha gezelim.
Ankara'nın bir ucundan bir ucuna Hamamönü' ne gittik
Biraz,S afranbolu, biraz Beypazarı çakması düzenlemeler yapılmış. Neden özüne yakın düzenlemeler yapmazlar bilmem .Ayrıca Ankara'nın buraları
tarih kokar.Toprak altı değil, toprak üstü,yani çok da büyük
paralar gerektirmeyen düzenlemeler yapılabilir, tarih bilen bir başkan
kısa ringlerle buraları yaşanabilir, gezilebilir
hale getirebilir. Sadece iki üç sokak düzenlenmiş,koca semt hala
mezbelelik gibi. Düzen her zaman güzeldir, elde bunlar var buna şükür.
Ucube Ankara keçisi heykelinide fotoladım nolur nolmaz:)
Az ileride M.Akif Ersoy'un mezarı var, dışından fotoğrafladım. İstiklal Marşı'nı
yazdığı evi ve sokağıda burda.
Simit kafede çaylarımızı içerek dinlendik.
Buradan kaleye çıkalım kararı aldık.
Saat kulesi ve yapılan ufak meydanda Ersoy' a
biraz durum bildirdim. Fotoğraf çektim ama bu karanlık
olan daha çok hoşuma gitti:)
El salladık kim bilir bir daha ne zaman giderim bu taraflara.
Oradan kaleye çıktık, kalede bir değişiklik yok.Eltimin annesinin
buralarda evi vardı, eltim vefat etmeden bir yıl önce annesine burayı
sattırdı. Sincan'dan bir daire aldı. Aklım bir türlü ermedi
bu mantıksızlığa, her kaleye gidişimde aklıma gelir, üzülürüm.
Rahmi Koç müzesinin içinde bulunan Divan restoranda soluklandık.
Daha öncede gezmiştim,
Tarih bilen biriyle gezmekte ayrı bir keyif,burada sanayii
devrimini dinlerken, koçların arabalarının yanında kırmızımı
Koç'un şerefine içtim.Kendi dolma kalemiyle yazdığı şu söz
" Rahatınız için gerekli olan hiç bir şeyden
kendinizi yoksun etmeyin. Ama size onur veren bir sadelikte,
sorumluluk içinde, son nefesinize kadar çalışın"
Çok da zorlanılmamış bu cümlenin içinde yatan derinlik
karşısında feyz almamak mümkün mü? Değil son nefes
toprağın altında bile kazanmaya devam ediyorsun diye düşündüm.
Çini örnekli Menüden siparişimizi seçtik, siparişlerimiz
gelsin diye beklerken getirdikleri kekikli ekmek, gerçekten
nefis bir yağ ile sunuldu .Keten masa örtüsü ve peçetesi tamamlayıcıydı.
masamızda,Tevek köfte, Asma yaprağına sarılmış, yoğurtlu sos ile.
ve harika sunumuyla Biftekli pidelerimizi yedik
Karabatakların açlığını bir an unutmuş olsam da aklımdan çıkmadılar, vergiyi
neden ödüyordum acaba.
Kaleden oğlumuzun okuluna doğru yola çıktık,çiftlikten geçerken
Tekel fabrikası ve kurulma heyecanını dinledim tarih ansiklobedisinden:))
sonra büyük büyük binalar başlıyor zaten 50 yıl sonra bu AVM'ler ne olur
bir türlü oturtamadım,az önceki Çengelhan kadar kıymetli olur mu?
Oğlanın isteği üzerine Gordiona uğradık,gordionla küstük ama, tavşan dağa misali:))
eve saat 18'de geldim. Fotoğraf makinamı ve telefonumu şarza taktım.
üzerimi değiştirdim,elimi yüzümü yıkayıp, biraz evde kalacaklara tembihler
yapıp 19'da kızlarla evin aşağısında buluştum.
çok süslenmiş,çok da güzel olmuş arkadaşlarım
gümüşay yeni saç rengi ve kırık fönüyle pek güzeldi. Hemen yola çıktık.
Bu kez bileti direk gişeden alalım diye hesaplamıştım.
salona gittik ortalık epeyce sessiz,eyvah dedim.
kızları yanlış bir tarihte getirdim herhalde,
Gişenin önündeki çift bir türlü ayrılmıyor ki soralım,
sonradan anladık ki onlar biletlerini internetten almış
veee konser iptal edilmiş, teker teker dökülmeye başladı insanlar
biz biraz şaşkın ne yapacağını bilmeyen çocuk gibiydik.
Onlar durumu çözmeye çalışırken, biz Kırmızı kafeye gittik.
müziği sevmeyince içeri girmedik. Park caddesine
uğradık baktık ki orada da ortam bizi sarmıyor
Gümüşayın çok beğendiği
Mado'da çaylarımızı içtik,
Kürkçü dükkanı misali evimize döndük.
Gülme krizine girmiş şirin arkadaşım:)
Arkadaşlarına, Adolesan dönemini henüz tamamlamadığını düşündüren, öğrencilerinin fularlı hocası, etiğin "Romantik delikanlısı"
1936 Doğumlu, Prof.Dr.Yaman Örs hocanın kitap sunumundaydık bir kaç saat önce.
Bilenle bilmeyenin, sevenle sevmeyenin ayrımını rahatlıkla
hissedeceğiniz çok güzel sunumdu. Tıp doktoru olan Örs
Felsefe merakını 1991 yılında Odtü de tamamlıyor.
Atatürk,Felsefe ve Yaşam isimli kitabını
genç hukukçu Burcu Baytemir ile beraber yazmış.
Kitap sunumundan sonra dinleyicilere söz hakkı verildiğinde
ortaya, zengin bilgilerden oluşan Atatürk ve yaşamı çıktı.
Özellikle Efe paşayı da götürdüm.Tıpkı müzik gibi
kulağında aşinalık olsun istiyorum. O kısıtlı dönemde
Atatürk bu kadar kitaba nereden ulaşmış, bilgi kaynağını nereden
bulmuştu? Darülfünundan aldığı ödülün tarih konusunda
olmasını neden istemişti? Atatürk Aristokrat bir aileden
gelmemesine rağmen, hedeflerinin sebebi ne olabilirdi.
Halktan biri olmasa devrimlerde başarılı olabilir miydi?
Tüm bu sorular ve cevaplarını orada bulunanlar tartıştık.
Kitabın içeriğinden çok uzaktaydık ama felsefenin
tam da içinde sayılırdık, çok akıcı , çok kaymak bir gündü.
Misali o ki,10 kuruşunun 5 kuruşunu mutlaka kitaba veriyor,
çocukluğundan getiriyor alışkanlığını ,kitap okuma konusunda çok seçici
asla kafasına hammalık yaptırmıyor ,eleştirel okuma yapıyor.
Faydası ve sohbeti bol günler diliyorum.
2010' nun bana bıraktıklarından biri kandırıldığım
alışverişler oldu, aklımda kalan iki tanesini resimlemiştim
bloğuma ekleyip feyz almak için:))
2010 Yılın başında
Tekin Acar'dan aldığım Sensai marka fondotene
toplamda 300 tl parayı her ay bir fiil kartımla ödedim.
kullanmaya başladığımda nedenini bilmediğim
köklü sivilce havasında tuhaf bir sertleşme oldu.
yüzünde hiç sivilce olmayan ben deliye
döndüm çünkü ne uç veriyor ne de geçiyor.
aradan geçen zamanda anladım ki (epey bir zaman geçti)
bu sivilcemsi sertleşme, bu fondoteni sürdüğümde oluyor.
yüzümde hafif bir leke bıraktı bile.
Onlar buna çok anlam veremediler çünkü, alırken renk testi
yapılınca hemencecik alerji yaptığı belli olurmuş:(
bu da şu demek oldu bildiğin markadan şaşmayacaksın.
Ayrıca şuan fiyatı internette 170 li rakamlarda dolaşıyor ki
görmemezlikten geleceksin:))
Gelelim yılın sonuna
Gazetede "ANINDA KAZAN"Başlıklı bir reklam var.
Şöyle yazıyor devamında
(bu yazıyı irternetten kopyalıyorum.)
3 Aralık 2010-5 Ocak 2011 tarihleri arasında Gordion AVM'den yapacağınız her 50 TL'lik alışveriş karşılığında, kazanacağınız yeni yıl kuponunu kazıyın, anında altını ya da mağazalardan hediyeyi kazanın...
Madem alışveriş yapacağım,gidiyim burdan yapayım en doğal hakkım.
alışverişimi tamamladım.Kazınacak kuponu almak için epeyce uzun sıraya girdim.
ufak ufak söylenmeler başladı,kızanlar hafifçe sesi yükselenler
ne olduğunu anlamak için arkamdakine döndüm, önümdeki bana döndü
Efenim her elli tl ye bir kupon veriyorlar ama
tek seferde yapılan elliye,yani bir mağazadan 30 diğerinden 20 kabul
görmüyor.Neyse ben çok parçalanmamıştım ama millet haklıydı,haklıydık.
Derken sesler daha çok yükseldi beteri geldi:)
Verdikleri kazıma kuponlarının hemen hepsi boş çıkıyor..
Meğer sokaktaki gibi üç aynı mağaza ismini
bulursan bir hediye kazanıyorsun:)))
Gördüğünüz gibi benim bütün kuponlarım iki de kaldı.
sadece benim mi etrafımdaki herkesin:))Koskoca AVM
işin hilesine kaçmış ayrıntıları sadece bu masanın üzerinde
minik broşürlere yazmış işini sağlama almış:))
Şu an sokakta bilbordlarda yeni yıldan kalma
afişleri hala duruyor.Gazete ilanlarında ayrıntı yok
şimdi afişide buldum.Okuyun aksini düşünen varsa söylesin.
Tüketici aşkına:))
7 Ocak 2011

T
rakya halkını hiç incitmeden,neredeyse bire bir
yansıtarak,yok denecek kadar az küfür ile
bu kadar güzel komedi yapılabilirdi.
Ata iyi iş çıkarmış Recep İvedik
kadar gişe yapmazsa çok üzülürüm. Çanakkale ve civarının tüm güzelliği
sergilenmiş. İyi senaryo iyi oyuncular, senden ötürü güzel olmuş sevgili Ata.
Hüseyin Badem'in yavrusunu da merak ettim.Özge Borak iyi oynamış,
çok da yakışmışlar:)
8 Ocak 2011
AV MEVSİMİ
Şener Şen, Çetin Tekindor, Okan Yalabık zaten iyi oyuncular.
Cem Yılmaz da filmdeki karakterine çok yakışmış
Bir çok Şener Şen filminin yönetmeni olan Yavuz Turgul'u Doğan Hızlan'ın programında
dinledim.
Filmi izlemeye gidirken bir cinayet filminden çok, insan ilişkileri, töre cinayetleri, sömürü, ülkem gerçeklerinden bir kesit olacağını biliyordum.
Senaryonun yazılma nedeninin iyi bir polisiye değil,
kişilerin ve olayların duygularının yansıtılması olduğunu biliyordum.
İyi ki dinlemişim. Bu gözle bakınca film çok güzeldi.
Fakat bihaber gitseydim, eleştirenler gibi aynı yanılgıya düşerek
"E ben katilin kim olduğunu anladım" cümlesini kurabilirdim,
Kime yaptırıldığı nasıl olduğunu anlamak epeycede zordu bence.
.....
Final sınavlarım öncesi iyi oldu
internet günlüğümü yazdığıma
göre,yarın iki dersten sınavım var Efe Paşa'nın Matematikten
yazılısı var.E çalışmak lazım :))
Aşkı kariyerine tercih eden kadın: Magdi Rufer
Sabahattin Eyüboğlu’nun peşine takılıp, hiç bilmediği bir ülkeye geldi. Üstelik kariyerinin başında, çok yetenekli piyanistken… Devlet memurlarının yabancı uyruklu kadınlarla evlenmesi yasak olduğu için, sevdiği adamla hiç evlenemedi. Tutuklanıp hapse girdi, kariyerini bitirmek zorunda kaldı, hatta sevdiğini kaybetti… Bu, 84 yaşında hayata gözlerini yuman Magdalena Rufer’in buruk hikayesi…

S
evdiği adam, son nefesini kucağında verdi. Göz gözeydiler, belki birbirlerine söyleyecekleri, yarım kalan bir şeyler vardı aralarında ve kuşkusuz yaşanacak daha çok şey… Ama çok erken yaşta gözlerini kapattı Sabahattin Eyüboğlu… Gidebilirdi, her şeyi bırakıp tekrar İsviçre’ye ailesinin yanına dönebilir veya evlenebilirdi. Ama hatıraları onunla o kadar birlikteydi ki, bunu yapmak yerine sevdiği adamın yaşadığı topraklarda kalmaya devam etti Magdalena Rufer…
Onu tanıdığımda 83 yaşında, yorgun bacakları kendisini zorla taşısa da, kendinden emin ve dimdik yürüyordu. Gümüşsuyu’ndaki bodrum katındaki evinde, Sabahattin Eyüboğlu’nun anıları, resimleri, yazıları ve hiçbir zaman ayrılmadığı piyanosuyla birlikte yaşıyordu. Ha bir de yakın dostu Avni Arbaş’ın imzasını taşıyan kendi portresiyle… Bir kız çocuğununki kadar ince sesiyle anılarını anlatırken, mavi gözleri yine aynı muziplikle parlıyordu Magdi’nin. Benimle anılarını paylaşması o kadar da kolay olmadı. Çünkü kapısı çok aşındırılmasına rağmen, konuşmamayı tercih etmişti. Benimle konuşması ise yakın dostu ve yine kendi gibi artık çok uzaklarda olan Türkan Saylan sayesinde olmuştu. Aşağıdaki okuyacağınız satırlar onun ilk ve son röportajı… Saat 17.00’ye kadar sigara içmeyen, bu saatten sonra da bir kadeh viski ve iki sigara içmeyi adet haline getirmiş bu mavi gözlü kadınla arkadaşlığımın kısa süreceğinin farkındaydım da, bu kadar kısa olacağını düşünmemiştim. Röportaj 2006 yılındaydı, o 2007 yılında göçtü aramızdan. İşte Magdalena Rufer’in, ya da arkadaşlarının seslendiği adıyla Magdi’nin hikayesi. Cesur, aşık ve güçlü bir kadının…
1924 yılında İsviçre’nin başkenti Bern’de Fransız İhtilali ve Helvetic Dönemi Eksperi tarihçi Alfred Rufer ile piyano öğretmeni Lena Rufer’in ikinci kızı olarak dünyaya geldi Magdi Rufer. Piyano çalmayı annesinden öğrendi. Artık yardımsız, yani tek başına çalmaya başladığında dört yaşındaydı. Bern Konservatuarı’nı bitirdiğinde Paris’e gitmek istedi. Ancak Fransa hâlâ savaşın içindeydi. Bu nedenle bir süre beklemek zorunda kaldı. Barış ilan edildiğinde ailesinin de desteği ile Paris’e gitti. Kendine bir pansiyonda küçük bir oda tuttu. Ancak ne yazık ki bir türlü çalışmak için piyano bulamıyordu. En sonunda şu anda adını hatırlayamadığı bir stüdyoda kendisine bir piyano buldu. Ama sadece saat 17.00 ile 19.00 saatleri arasında çalışmasına izin veriliyordu. –Ki bu da konser piyanisti olmak ve bu alanda ciddi bir kariyer yapmak isteyen Magdi için yeterli değildi.- İmdadına annesi yetişti. Kızını ziyaret için Paris’e gelen Lena Rufer, önce genç Magdi’yi Paris’te sanatçıların bir arada yaşadığı – Magdi’nin “İlginç bir pansiyondu” dediği- sonradan müzik okulu olan Scola Cantroum’a yerleştirdi. Sonra piyano araştırmaya başladı. En sonunda kocaman bir konser piyanosu (kuyruklu piyano) bulmuştu. “Piyano o kadar büyüktü ki, zorlukla yukarı taşıtıp, odaya yerleştirince küçük odamda yer kalmamıştı” diyen Magdi, bu sayede artık bir piyanoya ve sınırsız çalışma imkanına da kavuşmuş oluyordu.
Bu arada yeni geldiği pansiyon pek çok sanatçının bir arada kaldığı, bohem bir hayatın yaşandığı “değişik” bir yerdi. Mina Urgan, Azra Erhat, Selim Turhan, Can Yücel, Avni Arbaş gibi pek çok Türk sanatçı da pansiyonun sakinleri arasındaydı. Kısa bir süre sonra aralarında çok güzel bir ilişki kuruldu. Herkes öğrenciydi ve dolayısıyla herkes fakirdi. “Zaman zaman ailelerimizden paketler geliyordu. Çünkü Fransa savaştan yeni çıktığı için pek çok zorluklar yaşıyorduk. Bazen yemek bulamıyor, aç kalıyorduk. Bu paketlerde çoğunlukla yemek oluyordu. İşte paketlerin geldiği zaman, kime gelmişse, onun odasında toplanıp kendimize ziyafet çekiyorduk” diyen Magdalena Rufer için bu bohem hayat, bir süre sonra aşkın kapılarını da aralayacaktı, ama henüz onun bundan haberi bile yoktu.
Magdi’nin 1947 yılında tanışacağı ve âşık olacağı Sabahattin Eyüboğlu ise gelişim sürecini bambaşka şartlar içinde tamamlıyordu. 1908 yılında Akçaabat’ta doğan Eyüboğlu, 1928 yılında Trabzon lisesinin son sınıfındayken, üniversiteye öğretim üyesi yetiştirmek için açılan sınavı kazanarak Fransa’ya gönderildi. İki yıl Dijon, bir yıl Lyon Üniversitesi’ne devam ettikten sonra, bir yıl Paris’te kalıp Sorbonne Üniversitesi’nde ders izledi. Ertesi yıl İngiltere’de İngiliz dili ve edebiyatı üzerine incelemeler yaptı. 1933’te Türkiye’ye döndü. İşi neredeyse hazırdı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent olarak işe başladı. 1938’e değin Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliği, Talim ve Terbiye kurulu üyeliği, Tercüme bürosu başkan yardımcılığı gibi görevlerde bulundu. 1939-47 arasında Hasan Ali Yücel’in isteğiyle Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde ders verdi. 1946’da çok partili rejime geçtikten sonra köy enstitülerine karşı yürütülen kampanya sırasında Tercüme Bürosu’ndaki ve Hasanoğlan’daki görevlerinden uzaklaştırıldı. Onun için artık Türkiye’de “şimdilik” yapacak bir şey kalmamıştı. Bu nedenle 1947 yılında Paris’e gitti. Öğrenci olmadığı için daha iyi bir otelde kendisine bir oda tuttu. Bu arada Türkiye’den tanıdığı pek çok sanatçının kaldığı Scola Cantroum’a gelip gidiyordu. İşte kızıl saçlı, mavi gözlü güzel kadını bu ziyaretleri sırasında gördü. Arkadaşlarına “Kim bu kadın?” dedi. “O bir piyanist, Magdi” dediler… Bir süre sonra o da Scola Cantroum’a taşındı.
- Sabahattin Eyüboğlu ile nasıl tanıştınız, nasıl âşık oldunuz birbirinize?
MAGDALENA RUFER: Scola Cantroum’a taşındıktan sonra, zaten arkadaşlarımın arasına katılmıştı. Hele paket açma merasiminde o da hep oluyordu. Ama ilişkimiz kedim sayesinde başladı. Odamda beslediğim bir kedim vardı. Sabahattin (Aslında çok tatlı bir aksanla Sabatin diyordu) sürekli olarak ona yiyecekler veriyordu. Okuldan geldiğim zaman kedimi arıyordum, bir türlü bulamıyordum. Sabahattin de kafasını odasından uzatıp “Kedin bende” diyordu. Bir süre sonra kedim ciğerlere de Sabahattin’e de çok alışmıştı.
- Önce kedinizin kalbini mi fethetti yani?
Evet. (Gülüyor) Böylece ilişkimiz de başlamıştı zaten. Söylenmiş bir şey yoktu, kendiliğinden başladı. Bir buçuk sene sonra onu Türkiye’den çağırdılar, dönmek zorundaydı. Ben de onunla gitmek istiyordum. “Evlenelim” dedim. Bana “Hayır. Önce gelip Türkiye’yi bir gör. Orada yaşamak istemeyebilirsin” dedi. Gerçekten ben Türkiye’yi hiç bilmiyordum. Pek çok Avrupa şehrini görmüştüm, Türkiye’yi de onlar gibi zannettim herhalde, bana kolay geldi.
- Aileniz bir Türk’le evlenmek istemenize hatta onun peşinden Türkiye’ye gitmenize itiraz etmedi mi?
O zamanlar böyle şeyler yoktu ki. Babam iyi bir tarihçi ve entelektüeldi. Akıllarına böyle bir şey gelmedi. Bir keresinde Noel için İsviçre’ye gitmiştim. Sabahattin de geldi orada tanışmışlar ve birbirlerini çok sevmişlerdi. Sonra biz Paris’teyken gidip geliyorlardı. Zaten aralarında bir sevgi vardı, bu nedenle karşı çıkmadılar.
- Türkiye’ye geldikten sonra neler oldu?
Sabahattin döndükten bir süre sonra, yaz aylarında ben de Türkiye’ye geldim. Erol Güney’in hanımının Büyükada’da evi vardı. Bir süre orada kaldık. Bu arada annesi ve babası da Trabzon’dan geldi. Babası mükemmel Fransızca konuşuyordu, hatta çeviriler de yapmıştı. Neyse… Bir süre orada oturduk. Ama bir türlü çalışmak için piyano bulamıyordum. Bütün piyanolar kötü ve akortsuzdu. Düzgün bir piyona bulamadım ve tekrar Paris’e gittim. Bir sene sonra tekrar döndüm. Bu sefer Büyükdere’de oturduk. Ev bizim değildi. Bir arkadaşımız bir aylığına yurtiçi seyahate gitmişti, biz de onun evinde kalıyorduk. Sabahattin’in ailesiyle de oturamazdım, bu mümkün değildi. Bir türlü karar veremiyordum. Ayrıca o zamanlar şimdiki gibi konserler verilmiyor Türkiye’de. Bir tek kış aylarında Cemal Reşit’in konserleri oluyordu, o kadar. Bir gün Kalamış’ta, -Bedriler de oradaydı- beni ekmek almaya gönderdiler. Orada denize karşı bir duvarın üzerine oturdum, “Ben nasıl, nasıl yapacağım?” dedim kendi kendime. Çünkü piyano çalmak benim için hayati bir şeydi. Biraz Adalet Cimcoz ile konuşabiliyordum. “Ben ailesi ile oturamam. Türk oldukları için değil, böyle bir şeye alışkın olmadığım için yapamam” dedim. Bunun üzerine yeniden Paris’e gittim. Zavallı Sabahattin… Ne kadar kötü değil mi?
- Tekrar dönüşünüz nasıl oldu?
Paris’teyken Sabahattin bana mektup gönderdi. “Sana bir piyano aldık, iki odalı bir ev tuttuk. Artık gel” yazıyordu, ben de döndüm.
- Bu arada evlenmiş miydiniz?
Hayır, biz hiçbir zaman evlenemedik. Evlenmeyi çok istedik, ama gördük ki böyle bir şey mümkün değil.
- Neden?
Çünkü Sabahattin İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde karşılaştırmalı Türk-Fransız edebiyatı dersleri veriyordu, öğretim üyesiydi. O zamanki yasaya göre devlet memurları, askerler yabancı kadınlarla evlenemiyordu. Bu yasa hâlâ da var sanırım. Artık pek kullanmıyorlar galiba. Ya da işlerine geldiği zaman kullanıyorlar. Solculara, hümanistlere karşı kullanıyorlardır. Sabahattin tam bir hümanistti.
- Siz Türk vatandaşlığına geçebilirdiniz…
Ben de bunu istemedim. Çünkü yurtdışına konserlere gidiyordum. Türk pasaportuyla yurtdışına çıkmak hiç kolay değildi, hatta neredeyse mümkün değildi. Şimdi değiştirdiler, çift vatandaşlık hakkımız var artık.
- Evlilik dışı birlikte yaşamanız, o dönemin toplumsal koşullarında hiç kolay olmasa gerek. Problemler yaşamadınız mı?
Yaşamaz olur muyuz? Çok şeyler yaşadık. Benim ailem durumu bildiği için karşı çıkmadı. Birlikte yaşamamıza onay verdiler. Ama Sabahattin’in ailesi bu durumdan rahatsız oldu. Biz de onları mutlu edebilmek için imam nikâhı kıydırdık, Beyazıt’ta Sabahattin’in babasının evinde. Tanıklarımız da Ankara’dan iki profesördü. Böylece herkes memnun oldu. Ama beni en çok üzen şey, hiç birlikte seyahat edememiş olmamız. Çünkü ben yabancıydım ve evli değildik. Bir otelde kalmamız mümkün değildi, Sabahattin de bir şey olacak, bana bir zarar gelecek diye çok korkuyordu. Tutuklandığımız zaman Sabahattin çok çok kızdı. Çünkü normal zamanda eşi olarak görülmüyordum. Bunca sene zorluklar çekiyoruz, hiçbir seyahate beraber gidemiyoruz, ama tutuklamaya gelince beni de eşi olarak tutukluyorlardı. Hatta “O İsviçreli, buralı bile değil” demişti, “Olmaz onun da ismi var” dediler.
- Tutuklanma hikâyeniz nasıl oldu?
Muhtıradan sonraydı… Azra ile telefonda Fransızca olarak konuşuyoruz. Ben de eve çatal almam gerektiğini söylemiştim. Meğer telefonlarımızı dinliyorlarmış. Benim “çatal” sözümü silah olarak çevirmişler. Nasıl yaptılar bilmiyorum, ama mektuplarımızı da okumuşlar. Çok çirkin şeyler bunlar… Beni sorgulamaya götürdüklerinde anladım bunları. Çünkü hakkımda çok şeyler biliyorlardı, İsviçre’deki akrabalarımı bile.
- Kimlerle beraber tutuklanmıştınız?
Sabahattin, Tilda (Yaşar Kemal’in eşi), Azra (Erhat) ve ben tutuklandık, sonradan Vedat’ı (Günyol) da aldılar. Hayatımda ilk kez tutuklanıyordum. Çok ürkmüştüm, ne olacağını bilemiyordum. Eminönü’ndeki o meşhur Sansaryan Han’daydık.
- Sansaryan Han işkenceleriyle ünlü bir yerdi, siz de işkence gördünüz mü?
Çok sıcak bir gündü. Sokaktan lahmacun ısmarladılar, ama sonrasında su vermediler. Sonra benim sigaram bitmişti, paketi sıkıyorum boş olduğunu görüyorlar. Bir sigara bile vermediler. Oysa Türkiye’de sokakta bile hiç tanımadığınız insandan sigara isteseniz, hemen ikram eder. Bana sigara vermediler. Ciddi bir işkence görmedim, böyle küçük şeyler yapıyorlardı; bize yapılanlar psikolojik işkenceydi. Ama polisteyken içeride öğrenciler vardı, tuvalete getiriyorlardı. Çocuklar yürüyemiyordu. Falaka izleri vardı ayaklarında.
- Hapisteyken Sabahattin Bey size bir fırıldak ya da rüzgârgülü yapıp göndermiş galiba?
Doğum günümdeydi. Bana bir hediye göndermek istemiş ve bir fırıldak yapmış. Çok yağmur yağıyordu. Bir de baktım bir asker, paltosunun altına sakladığı bir şeyi bana veriyor. Sabahattin’in gönderdiğini söyledi. Orada askerler bize çok iyi davrandı. O fırıldak son zamanlara kadar duruyordu, ama artık parçalandı ve atmak zorunda kaldım.
- Ne zaman dışarı çıkabildiniz?
Dört ay sonra mahkeme başladı. Beni sorgulayan savcı, çok kötü bir adamdı. O kadar üzerime geliyordu ki, ne söyleyeceğimi şaşırıyordum. Çünkü neyle suçlandığımı bile bilmiyordum. Orada bir Atatürk heykeli vardı (tablosu da olabilir, çok emin değil) ona dönüp yalvardım, “Lütfen yardım et, ne söyleyeceğimi, ne söylemem gerektiğini bilmiyorum. Hatta neyle suçlandığımı bile bilmiyorum” dedim. Sonradan öğrendim tabii, komünist hareketlerde bulunmak ve komünist parti kurmakla suçlanıyormuşuz. Ama hâkimler çok kibar insanlardı, eski Türk kibarlığını taşıyorlardı. İlk mahkemede hepimiz suçlamaları reddettik. Tilda, Azra çıktılar, ben kaldım.
- Siz neden tahliye edilmediniz?
Bilmiyorum ki, çatal sözünden herhalde. Ben yanılmıyorsam üç ay daha kaldım, ikinci mahkemede beni de tahliye ettiler.
- Tutuklanmanın öncesinde ve sonrasında çok zorluklar çekmişsiniz. Sabahattin Bey’in işsiz kaldığı dönemlerde nasıl geçiniyordunuz?
O çeviriler yapıyordu, ben de piyano dersleri veriyordum. Tutuklandıktan sonra yurtdışına çıkışım yasaklandığı için konserler de bitmişti. İstanbul’un en uzak köşelerine gidip, piyano dersleri veriyordum, Kadıköy’ün tepelerine, Kınalıada’ya… Çok zordu benim için. Ayrıca Şakir Eczacıbaşı da bize yardım etti. Sonra Sabahattin’i yeniden Teknik Üniversite’ye çağırdılar.
- Sonra ne oldu, hayatınız nasıl devam etti? Tüm bu zorlukları da yaşadıktan sonra hâlâ evlenmeyi istemiyor muydunuz?
Biz istiyorduk, ama sürekli problem çıkarıyorlardı. Evraklarımızın eksik olduğunu söylüyorlardı. En sonunda benim nüfus kaydımın İsviçre’den gelmesi gerektiğini söylediler. Tam her şey hazırlandı bütün evraklar geldi, nikâh için başvuru yapacağımız sırada Sabahattin öldü. 13 Ocak 1973… Maçka, Bronz sokakta… Şimdi bir güzellik merkezi var, oturduğumuz apartmanın köşesinde… (Hemen köşedeki MOS kuaförden bahsediyor.)
- Ya çocuk istemediniz mi?
Zamanımız yoktu ve çok zorlu bir hayatımız vardı. Üstelik evli değildik. Çocuk yapsaydık bizim için zaten zor olan bir sürü şey daha da zorlaşacaktı. Bir de benim kedilerim vardı evde. Sabahattin kediler küçükken çok seviyor, onlara tabağından yemek veriyor, büyüdüğü zaman kızıyordu, yanına geldiklerinde kovalıyordu. Hatta bir keresinde Ara Güler bana bir köpek hediye etti. O köpek yüzünden çok kavga ettik. Evin içinde köpek istemediğini söylüyordu. Yani çocuk yapsaydık büyük kavgalar olacaktı. Kedi için, köpek için bile kavga ediyorduk.
- Siz de istemiyor muydunuz, yoksa o istemiyor diye mi siz de ısrarcı olmadınız?
İkimiz çok çalıştık, zamanımız yoktu, koşullarımız uygun değildi… 100 sene geçti üzerinden konuştuk mu unuttum…
- Bir adama âşık oldunuz, o dönemin yokluklar ve imkânsızlıklar ülkesine geldiniz. Üstelik gelecek vaat eden pırıl pırıl bir piyanistken… Sonra geriye dönüp baktığınızda “Keşke gelmeseydim, keşke kariyerime devam etseydim” diye düşündünüz mü?
Bu benim tarzım değil. Tabii ki her gün mutlu değildim, çok zordu. Ama Sabahattin vardı, gelmeseydim onunla birlikte olamazdım. Bazen aklıma böyle şeyler geliyor, ama hemen yok ediyorum, düşünmüyorum. Bunu hiç yapamam. Evet, kariyerim olamadı. Hakkımda yeni yeni yazılar çıkarken, kariyerimin çok başında Türkiye’ye geldim. Ama okullarda çok çaldım. Kendimi böyle tatmin etmeye çalıştım.
- Sabahattin Eyüboğlu öldükten sonra neden burada kalmaya devam ettiniz? Çünkü kalmak istemeseydiniz, kimse yadırgamazdı?
Buna herkes şaşırdı. Ama ben hiçbir yerde bu kadar uzun süre -30 sene- kalmamıştım ki! İsviçre’de bile. Paris’teki arkadaşlarımla, İsviçre’deki akrabalarımla hâlâ görüşüyordum, kopukluk yoktu. Ancak hayatım, dostlarım, en yakın arkadaşlarım buradaydı. İsviçre’ye gitmek istemezdim, belki Paris’e gidebilirdim, ama gitmedim, burada kalmayı tercih ettim.
- En yakın arkadaşlarınızdan Tilda Kemal (Göğçeli), Azra Erhat, Mina Urgan hiçbiri hayatta değil. Yalnızlık çekiyor musunuz?
Hayır, hiç çekmiyorum. Evvela yalnızlığa bayılıyorum. Zaten hiçbir zaman da yalnız kalmadım. Evet, onlar hayatta değiller, ama başka dostlarım var, onlar beni sürekli ziyaret ediyorlar. Yalnız değilim…
+++++++++++++
AŞIK VEYSEL...
- Berat Günçıkan’ın yazdığı ve 1995 yılında Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Gölgenin Kadınları kitabında, sizin cebinizdeki son parayla Aşık Veysel’e bir guguklu saat aldığınız yazıyor…
Yok, saat değildi, teypti. O dönem Aşık Veysel radyo için İstanbul’a geliyor, Sirkeci’de bir otelde kalıyordu. Biz de o geldiği zaman Veysel’i eve davet ediyor, bütün dostlarımızı da çağırıyorduk. Birlikte müzikli eğlenceler yapıyorduk. Ne güzel bir insandı… Bir ara arkadaşlarımızla konuştuk ve ona bir teyp hediye etmek istedik, ama bizde teyp alacak para ne gezer? Zaten o zaman Türkiye’de teyp yoktu, yurtdışından getiriliyordu. O zaman Bedri (Bedri Rahmi Eyüboğlu), küçük kartlar yaptı. Onu dostlarımıza verdik, onlar da para verdiler. O parayla Veysel’e teyp aldık. Çok mutlu olmuştu. Teyp herkes için müthiş bir şeydi.
+++++++++++++++
CEZAEVİNDEN BİR ANEKDOT...
Cezaevinde mektuplaşma sınırlıydı. Yetkililer belki de olabilecek tepkileri düşündüklerinden Magdi’ye istediği kadar yazma hakkı tanıdılar. Tabii ki, sansürden geçecekti yazıları. Magdi de bu hakkı kullandı ve neredeyse her gün bir mektup gönderdi annesine. Bir gece koğuşun kapısı sert hareketlerle açıldı. Bir takım asker koğuşa doluştu, başlarında da Fuzuli Teğmen. “Bir mektup var” dedi Teğmen “Sansüre takıldı. Ne demek bütün bunlar?” Mektupta altı kırmızı kalemle çizilmiş yazıları okuduklarında kahkahalarla gülmeye başladı kadınlar. Fuzuli Teğmen’in ise yüzü kızarmıştı…
Demir parmaklıklı pencereleri vardı koğuşun. İşte o pencerelerden birinden bir kedi girmiş, koğuşa dadanmıştı. Kocaman, kızıl bir erkek kediydi. Adını, “Kızıl Aruru” koydular. Zamanla alışmıştı ama yine de kimsenin kendisine dokunmasına izin vermiyordu Kızıl Aruru. Magdi’nin bile. Bir süre sonra beyaz bir kedi geldi aynı pencereden. Dişiydi, üstelik hamile. Onu da beslediler. Doğumu, koğuşta, kızların, spor salonu diye adlandırıp, kendilerine ayırdıkları bölümde yaptı.
İşte Fuzuli Teğmen’in elindeki mektubun kırmızıyla çizili bölümünde bu anlatılıyordu, “Kızıl Aruru, buraya sevgilisini getirdi, spor sarayına gizledi. Sevgilisi, orada doğurdu.”
(Berat Günçıkan, Gölgenin Kadınları kitabından… Yapı Kredi Yayınları, 1995)
http://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:71RxDlIArjAJ:www.haberveriyorum.net/haber/aski-kariyerine-tercih-eden-kadin-magdi-rufer+isvi%C3%A7re+ye+hediye+g%C3%B6ndermek&cd=2&hl=tr&ct=clnk&gl=tr
bindebir copypaste,ama değer güzellikte bir paylaşım yazısı.
Oysa diye başlar bazen masum cümleler
oysa öyle söylemek, öyle yazmak, öyle bakmak istememiştir.
hakikaten öyledir,bazen altına sığınılsa da
gerçekten yanlış anlaşılmıştır.
Madem Türkçe dersine çalışıyoruz ve konumuz
bakış açısı öyleyse bunu hakkınca öğrenmeli ve öğretmeliydim.
Sen ben ve biz açısından bakışlar...
sonra bakış açısının bireye neler kattığını
neler katacağını da tartışmalıydım.
Tartışma en iyi öğrenme biçimlerindendir, arasına
örnekler ekledin mi, öğrenme en iyi boyutlara gelir,
kazanılan savaş, yapılan yardımlar, bakış açılarımızın önemini
gösterir. Aşkı anlatırken kimi şair,aşkın gücünden bahsederken
kimi işin savsatasını yazar. Karı koca kavgaları, siyasi
ayrılıklar ve din hep bu eksikliğimizden kaynaklanmaz mı?
Ben sana metin okuyorum, şimdi anladıklarını toparla ve
örneklendirmeler yap dedim. Verdiği örnek hoşuma gitmedi
Ne alaka dedim.
Hafifce yüzünü buruşturup, şevkimi kırıyorsun dedi:))
Haklı olabilirdi...
Peki, neden öyle söylemiş olabilirim. Benim açımdan düşünür müsün?
Bilmiyorum dedi.
İkinci yazılında Kardelenlerle ilgili yaptığın benzetme,
çitanın avını beklerkenki azmi olunca
tüm puanları kaçırmıştın:)
Bakış açısıyla yapacağın örneklendirmelerin de çitanın durumuna düşme
korkusundan kaynaklanıyor olabilir dedim:)) Öyleydi de.
O zaman örneklendirmen kötü değil fakat yazılında bu konuyla
ilgili bir şeyler çıkarsa bu örneği kullanma
demelisin dedi.
Haklıydı:))
Oysa öyle demek istememiştim:)Fakat sığındığım yer doğru.
Kaygı hali,insanı ne hallere sokuyor.
Birde asla bakış açısının değişmeyeceği haller var
bu hallerden sana bahsedemeyeceğim yavrum.
Bugün,
haberleri izlerken Yaa! yeter artık bu kadar kötü
insanı neden bırakıyorlar "Korkuyorum" demiştin ya...
Yazılında bu örneği sakın verme çocuğum.
Güzel insanlar, güzel seçimler, güzel duygular.
İstanbul'dan gelen kitabım, kartım, şal desenli şalım, Ankara'dan kırmızısı bol takı takımım, içinden meyve tatları fışkıran çikolatam, kırmızı kesme bardağım,
Muğla'dan portakal mandalina ve zeytinim, Mersin'den nakit hediye çekim:),Atatürk'e yeni yıl hediyesi adı altında adıma yapılan bağış.
İtalya'dan mektup, İsviçre'den kartım, bloğuma bırakılan notlar.
Mutluyum...
çekilişle birine çıkmadım:)) Tamamen gönülden, sevgiden.
Hediyenin prensibi gereği önce kendin sevmelisin, sonra hediye etmelisin
duygusu güdülerek seçilmiş bu güzellikler için çok teşekkür ediyorum.
4 çeyrek bilet 2 si benzin istasyonundan
2 si direk cepten.
birine son iki rakamı ,biri de kendini kurtardı.
çok zarar da sayılmam..Hayatım değişmedi..Mutluyum:))
Sevdiklerim sağlıkla uyandı güne..Çok Mutluyum:))
2011 aç kollarını,sağlık neşe şans,başarı getir.
Bende, benden beklediğin azmi yüklüyorum kendime:))
Facebook da dolaşan bu güzel ağaç
o kadar hoş hazırlanmışki............
Tüm güzellikler,hepimiz için olsun
2 artı 0 eşittir 2
1 artı 1 eşittir 2
2 artı 2 eşittir 4
ne desek:)
gerçekler hüküm sürsün:))